Fethullah Gülen, Şarkul Avsat’a konuştu: İslam’da devlet değil, toplum önemlidir

Arap dünyasının önde gelen gazetesi Şarkul Avsat, Fethullah Gülen Hocaefendi ile gündemdeki konuları değerlendiren özel bir röportaj yayınladı.

Fethullah Gülen, Şarkul Avsat’a konuştu: İslam’da devlet değil, toplum önemlidir
24 Mart 2014 Pazartesi 18:03

Arap dünyasının önde gelen gazetesi Şarkul Avsat, Fethullah Gülen Hocaefendi ile gündemdeki konuları değerlendiren özel bir röportaj yayınladı. Londra merkezli gazete, Gülen’le yaptığı mülakatın ilk bölümünü “İslam ve demokrasi barış içinde yaşayabilir” başlığıyla verdi.

Gazetenin birinci sayfasında genişçe yayınlanan röportaj, iç sayfalarda kapsamlı olarak yer aldı. Gazete, ”Büyük Türk -İslam âlimi ve davetçisi” şeklinde tanımladığı Gülen’in “Yeteri kadar cami ve mescit var; okullar açmalı” sözlerine de dikkat çekti. Şarkul Avsat, Fethullah Gülen ile özel mülakatı iki bölüm halinde yayınlayacak.

Röportajın girişinde Türkiye’deki gelişmeler hakkında bilgi veren Şarkul Avsat, Türkiye’nin Arap ve İslam dünyası için demokrasi bakımından örnek bir ülke olduğunu vurguladı. Gazete, Gezi olaylarıyla başlayarak Türkiye’nin bu imajının sarsılmaya başladığını dile getirdi.

Türkiye’de birçok kişinin ülkenin siyasi ve ekonomik bakımından istikrara kavuşması, askeri vesayetin sonlandırılması, Güneydoğu’da barış sürecinin başlatılması ve Avrupa Birliği’ne katılım yolunda yapılan reformlardaki başarıları AK Parti’ye atfettiğini belirten gazete şu ifadeyi kullandı: “Türk balayı sona erdi ve bizzat Erdoğan kendini fırtınanın ortasında buldu!”

Şarkul Avsat, Erdoğan’ın muhaliflerce “iktidar kibri ve sarhoşluğuna kapılmakla” suçladığını aktarırken şu değerlendirmeyi yaptı: “Durumu daha da çıkmaza sokan şey ise Erdoğan’ın protestoculara karşı sert tutumu, AK Parti hatta Erdoğan ve ailesini de içine alan son yolsuzluk soruşturmalarındaki tutumu oldu.”

Gazete röportaj sunumunda ayrıca, AK Parti yetkilileri ve ülkedeki bazı gözlemcilerin, yolsuzluk soruşturması ve sızdırılan ses kayıtlarının arkasında Gülen cemaatinin olduğunu ve hedefin ise Erdoğan’ı suçlu göstermeye çalıştığını iddia ettiklerine değindi: “AK Parti, Hocaefendi’nin açıkça reddetmesine rağmen Erdoğan, Gülen’i ‘paralel bir devlet’ kurmak, polis ve yargı mekanizmasını ele geçirmekle itham etti. Bunun üzerine yüzlerce polis memurunun yerlerini değiştirdi, yargı ve interneti kontrol için yeni kanunlar çıkardı, bütün itirazlara rağmen geçen ay özel dershaneleri kapatan kanun tasarısını meclisten geçirdi.”

“HİZMET ERLERİ, HİÇBİR MANİPÜLASYONA GELMEYECEK BİR RUH HALİ İÇİNDE”

Röportaj sunumunda devamla, “Gülen’i eleştirenler, Hizmet Hareketi’nin 160 ülkeye yayılmış 2000’den fazla özel eğitim kurumlarıyla Türkiye’yi İslamlaştırma gibi gizli bir gündeminin olduğuna inanmakta. Ancak birçokları Hareket’in bir örgüt ve resmi üyeliğinin olmadığını, Gülen’in siyasal İslam değil, Sünni-Hanefi mezhebinin hoşgörü, insanlık ve müspet bilimlerin temsilcisi olduğuna inanmaktalar.” denildi.

Şarkul Avsat, Fethullah Gülen Hocaefendi ile yaptığı röportajın ilk bölümünü okuyucularıyla şu şekilde paylaştı:

-Dünyanın dört bir yanında bulunan milyonlarca taraftarınızı ve açılan yüzlerce okulu tek bir hareket olarak görüyor musunuz?

Şahsen bu kişilere benim ya da bir başka kişinin taraftarı demeyi yanlış buluyorum. Bu yüzden –ci, cu gibi ifadelerle isimlendirme yapmanın beni çok ciddi rencide ettiğini defaatle dile getirmişimdir. Bu insanların herkes için makul ve mantıklı olabilen projeler etrafında gönüllü bir şekilde bir araya gelmiş kişiler olduğunu hassasiyetle belirtmek isterim. Camia, dinden ilham alan bir camia olmakla birlikte, projeleri makul ve evrensel insani değerlerle tamamen uyumlu, fertlerin özgürlüğünü, insan haklarını ve sulh içinde bir arada yaşamasını hedefleyen projelerdir. Bu yüzden her millet ve dinden insanlar ya bu projelere dünyanın 160 ülkesinde kucak açtılar ya da aktif veya pasif doğrudan ya da dolaylı destek verdiler.

Bu yönü ile de bu camianın gönüllülerinin mütecanis (homojen) olduğunu söylemek imkânsızdır. Homojen olmama durumu, sadece değerler kısmında değil, sempatizanlık ve katılım açısından da geçerlidir. Kimisi yurtdışında öğretmenlik yapıyor, kimi bir burs veriyor, kimisi gönüllü vakit ayırıyor vesaire... Belli ortak değerler (özgürlük, insan hakları, inanca saygı, herkesi olduğu gibi kabul etmek ve diyaloga açık olmak, dinin siyasete alet edilmesine karşı olmak, hukuka saygılı olmak, devletin gücünü suiistimal etmemek, demokrasiden geri dönülmemesi gerektiğini savunmak, devlet gücünü kullanarak baskı ve cebir ile bireyleri, toplumları dönüştürmeye, onlara din empoze etmeye itiraz etmek, sivil topluma güven duymak, eğitim yolu ile barış için çalışmak, her söz ve eylemde yaratıcının rıza ve hoşnutluğunu aramak, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek, hangi dinden ve inançtan olursa olsun kişilerin ahlaki değerlerini güçlendirmeye çalışmak vb.) etrafında kendi rızaları ile toplanan her etnik gruptan, inançtan ve siyasi partiden kişilerin oluşturduğu bu topluluk için şimdiye kadar kullanılan Cemaat, Hizmet veya Camia gibi ifadelerin hiçbiri tam istenilen manayı ifade etmemekle birlikte mevcut terimler arasında “Camia” ifadesi en münasibi görünüyor.

Homojen bir yapı olmamakla birlikte yukarıda serdedilen değerler etrafında kenetlenmiş bu insanların yukarıda işaret edilen değerlere muhalif, harici hiçbir manipülasyona gelmeyecek bir birlik ruhu ve bilinci içinde olduklarını söyleyebilirim.

“EĞİTİMİN ÇOK CİDDİ PROBLEMLERİ VARKEN DERSHANELERİ KAPATMAK İYİ NİYETLE TELİF EDİLMEZ”

-Hükümetin dershaneleri kapatma kararını nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle ifade etmem gerekir ki dershane kurumu, Türk eğitim sistemindeki yetersizliklerin getirdiği zaruretle ortaya çıkmış yapılardır. Tamamen anayasal bir hak olarak özel teşebbüsün, mevcut kanunlar çerçevesinde açtığı meşru müesseselerdir. Bu kurumlar direkt Camianın değil, Camiaya sempati duyan, gönül veren iş adamlarının açtıkları büyüklü küçüklü özel şirketlerdir. Ve açıldıkları günden itibaren yıllardır hem eğitim hem de mali açıdan devlet tarafından denetlenmektedir. Ayrıca bu kurumlar diğer tüm kurumlar gibi devlete vergilerini vermektedirler. Türkiye’deki tüm dershanelerin az bir oranı Camia’nın gönüllüsü işadamları tarafından işletilmektedir.

Eğitimin çok ciddi problemleri varken bu problemleri halletmeden dershaneleri kapatmaya teşebbüs etmek iyi niyetle telif edilemez.

“HİZMET VEREN, İYİ İNSAN YETİŞTİREN MÜESSESELERİ KAPATMAK, HÜR TEŞEBBÜSE VE TOPLUMA VURULAN DARBEDİR”

Matematik ve fen gibi ihtiyaç duyulan alanlarda velilerin talebine binaen hukuka uygun bir şekilde yıllardır hizmet veren bu müesseseleri devlet zoruyla kapatmak hür teşebbüse vurulan bir darbedir.

Diğer taraftan Camia’nın temel düsturları içinde hareket eden öğretmenler ahlaklı, dürüst, çalışkan, herkesi kendi konumunda kabul eden vs. tutumları ile bu öğrencileri de elbette olumlu yönde etkiliyorlar. Devlet okullarının üstesinden gelemediği sigara tiryakiliği, alkolizm ve hatta uyuşturucu müptelalığı gibi problemlerin Allah’ın izni, inayet ve lütfu ile bu kurumlarda olmadığını görüyoruz. Bugüne kadar hukuka, ahlaka, evrensel insani değerlere ve demokrasiye karşı yanlış hiçbir tavrı olmamış bu kurumların, hiçbir ciddi kamuoyu tartışması ve talebi olmadan (tam tersine halk bunların açık kalmasını istiyor) kapatılmak istenmesi, tüm bu kazanımlara engel olunması anlamına da gelecektir.

“SİYASETLE İLGİLİ TEKLİFLERİ, MAKAMLARI REDDETTİK”

- Siyasi bir amacınızın olmadığını söylediniz. Ancak, devlette takipçileriniz var. Bunun Türkiye’de bir avantajınız olduğunu düşünüyor musunuz?

Bu camia başından itibaren siyasi değil, eğitim, sosyal, kültürel ve yardımlaşma yolu ile insanlığa hizmet düşüncesiyle yola çıkmış ve bütün enerjilerini bu hususta sarf etmiştir. Eğitim yoluyla sosyal problemleri insanda çözme yolunu tercih etmiştir. Fakir, vaazlarımda, yeteri kadar caminin olduğunu ve bunların çoğunun boş olduğunu, onun yerine okul açılması gerektiğini hep teşvik ettim. Şayet siyasi bir hedef olsaydı mesela parti kurmak gibi elbette bugüne kadar, 40-50 yıllık süre içerisinde, bunun çok değişik tezahürleri olurdu. Hem bana hem de arkadaşlarımıza değişik zamanlarda siyasi mansıp ve paye teklifleri yapıldı; ama biz bunları reddettik. İstense idi, mevcut siyasi partilerin çöküşe gittiği 2001 yılında, Camia da bu fırsatı başkaları gibi değerlendirip bir siyasi parti kurabilirdi. Ama buna tevessül edilmedi. Ve yine, eğer istenseydi dün de bugün de iktidara gelen siyasi partilerde hatırı sayılır sayıda sempatizanlarımız olabilirdi. Ama herkesin malumu olan iki arkadaşımız dışında yoktur.

“DİN ADINA SİYASET YAPILMASINA DİNİN SİYASETE ALET EDİLMESİNE HİÇBİR ZAMAN MEYYİLİ OLMADIM”

Din adına siyaset yapılmasına, dinin siyasete alet edilmesine, dini sloganlarla siyaset yapılmasına hiçbir zaman meyilli olmadım. Ancak, elbette siyaset de meşru bir alandır, her ne kadar bizler siyasete girmesek ve parti kurmasak da bunu yapanlara karşı çıkmayız. Çünkü demokrasilerde partiler olmadan siyaset yapmak imkânsızdır. Camiamızın parti kurma anlamında elbette bir siyasi amacı yoktur. Lakin yukarıdaki soruda ifade etmeye çalıştığım ve Camianın temel dinamikleri arasında yer alan konuların, evrensel ortak değerlerin elbette siyasete bakan yönleri de vardır. Bir müteşebbis, sade vatandaş, bir eğitimci ve sosyal aktör olarak elbette herkes gibi bu Camianın da siyasetten talepleri olmuştur ve vardır. Fakat bu meşru talepler her zaman için meşru zeminlerde aranmış, kanunun ve ahlakın karşısında olan hiçbir metoda tevessül edilmemiştir.

“CAMİAMIZIN PARTİ KURMAK GİBİ BİR SİYASİ AMACI YOKTUR”

Hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, özgürlükleri, barışı, düşünce ve teşebbüs hürriyetini, ülkenin istikrar ve düzenini, kaos ve anarşinin ortaya çıkmamasını, herkesin olduğu gibi kabul edilmesini elbette camiamıza gönül veren vatandaşlar, tabii bir şekilde idarecilerinden bekler. Bu yönde eksiklikler olduğunda bunu tamamen sivil demokratik imkânları kullanarak dile getirir. Bunları dile getirmek hem bir vatandaşlık görevi hem de sivil toplumun amaçlarından birisidir. Bunları yapmak için parti kurmaya gerek olmadığı gibi bunları dile getirenlere siyasete girdi denilemez, iktidara ortak olmak istiyorlar denilemez, seçilmemişler seçilmişlere müdahale ediyor denilemez. Dünyada demokrasisi gelişmiş her ülkede de bu böyledir.

Demokrasinin işlemesi için siyasal partiler ve seçimler olmazsa olmazdır, ama sadece bunların olması yetmez. Sivil toplumun işlerliği de önemlidir. Siyasetçiler halka sadece seçimden seçime hesap vermezler. Sivil toplum, medyasıyla, örgütlü yapısıyla, hukuki çerçevedeki faaliyetleriyle, imza kampanyalarıyla, sosyal medya mesajlarıyla siyasal iktidarı sürekli olarak denetler ve vaatlerini yerine getirmesi yönünde uyarır. Camiamıza gönül verenler partizan siyasete katılmamak ve iktidara talip olmamak prensiplerinde buluşmuşlardır. Ancak bu, sivil toplumun siyaseti denetleme yetkisinden ve sorumluluğundan da vazgeçtiğimiz anlamına gelmez.

“HİZMET CAMİASININ SİYASİ BİR PARTİYE ANGAJE OLMASI DA DÜŞÜNÜLEMEZ”
Ayrıca bunun da ötesinde Hizmet Camiası homojen olmadığı, merkezi ve hiyerarşik bir yapısı bulunmadığı için tek tip bir siyasi görüşü de yoktur. Bu yüzden herhangi bir siyasi partiye angaje olması düşünülemez. Camia’ya gönül veren bireylerin kendilerine has şahsi siyasi görüşleri vardır. Ancak Camia’da bu konulara girilmez. Camia’nın takvimi seçim ve siyaset işlerine değil, evrensel ortak insani değerler etrafındaki projelere odaklanır. Ayni şekilde, Camia asla ve kata bir başka ülkenin içişlerine ve siyasetine karışmaz. Bulunduğu her yerde sivil bir eğitim, kültür ve insanlığa hizmet gönüllüsü olarak bulunur. Camia, bu prensibe sadık kaldığı için bugün dünyanın 160 ülkesinde rahatlıkla faaliyet gösterebilmektedir.

Bugün Türk devletinin değişik müesseselerinde bu fikri paylaşan insanlar olduğu muhakkak; ancak bunların kimler olduğu alınlarında yazmadığı gibi bunların fişleme gibi metotlarla tespiti de hukuka aykırıdır ve ahlaki olarak yanlıştır. Kaldı ki bu bahsi geçen kişiler her kimlerse bulundukları kurumların tüzüklerine tabi, amirlerine tabi ve ne yapacakları kanunlarla belirlenmiştir. Bunun herhangi bir kişi için nasıl bir avantaj teşkil edeceğini doğrusu ben bilemiyorum.

“CAMİANIN EĞİTİM MÜESSESELERİNDE EĞİTİM GÖRMÜŞ KİMSELER NEREDE VAZİFE ALIRSA ALSIN HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ VE DÜRÜSTLÜK İLE HAREKET ETMELERİ BEKLENİR”

Tekrar ediyorum; devlette fakiri ve Camiayı sevenler olabilir, her kanaat önderini seven veya her tür fikri ve ideolojik harekete sempati duyanlar da bulunabilir, bu gayet doğaldır. Kimse kimsenin şahsi kanaat, inanç ve dünya görüşüne karışamaz. Camia’nın eğitim müesseselerinde eğitim görmüş veya bu fikirleri paylaşan kimselerin nerede vazife alırsa alsın hukukun üstünlüğü, dürüstlük, insan haklarına saygı, demokratik prensiplere saygı içinde hareket etmeleri beklenir. Devlet bürokrasisi içerisinde iddia edildiği gibi kanunların ve amirlerin direktifleri yerine ideolojik ya da özel bir grubun direktifleri ile hareket edenler varsa bunlar şahsım dâhil kim adına hareket ettiklerini iddia ederlerse etsinler mutlaka tespit edilip cezalandırılmalıdır. Camia’ya sempati duyduğunu iddia edip, kamuda suç işleyenler varsa, derhal gerekli soruşturmalar yapılıp adalete teslim edilmelidir. Şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda Camia’nın tavrı her zaman nettir, bundan sonra da net olacaktır.

“DEVLETİ, SİYASETİ ŞEFFAFLAŞTIRMADAN, HERKESTEN ŞEFFAFLIK TALEP ETMEK SAMİMİ BİR TAVIR DEĞİLDİR”

Ancak takdir edersiniz ki sivil toplumun şeffaflığını alabildiğince talep etmek sadece şeffaflığı esas alan siyasi sistemlerde mümkündür. Devleti, siyaseti şeffaflaştırmadan önüne gelen herkesten sonuna kadar şeffaflık talep etmek samimi bir tavır değildir. Türkiye’deki son fişleme, dinleme ve bürokratik tasfiye olayları da bu tespitimi doğrulamaktadır. Kısa bir sure içerisinde yerlerinden edilen, binlerce memurun hangi kriterlere göre tespit edildiği tam bir muammadır ve keyfi idare görüntüsü vermektedir.

“DİNE, POLİTİK BİR İDEOLOJİ GİBİ BAKILMASININ HER ZAMAN KARŞISINDA OLDUM”

- Kamusal alan ve politikada İslam’ın daha çok rol oynaması gerektiğini düşünüyor musunuz?

İslam bir din olarak insanı kendi iradesiyle mutlak hayra, iyiliğe ve Allah vergisi potansiyelini maksimum şekilde realize edeceği insan-ı kâmil olmaya sevk eden vahye dayalı bir prensipler ve pratikler manzumesidir. Vatandaşlarına kendi dinlerini serbestçe yasama hakkı veren bir demokraside fertler kendi inanç ve değerlerini hayatlarına yansıtırlar. Demokratik prensipler ve evrensel insan hakları ve hürriyetleri çerçevesinde inançlarına uygun seçimler yapar ve kendilerini temsil edenlere fikirlerini ifade ederler. Bunu seçimlerde oy kullanarak yaptıkları gibi diğer demokratik haklarını kullanarak da hem bireysel olarak, hem de sivil toplum çatısı altında onların icraatıyla ilgili kanaatlerini ifade ederler. Dine politik bir ideoloji gibi bakılmasının hep karşısında oldum.

SİYASİ AHLAKIN OTURMASI ÖNEMLİ

Ben şahsen Müslüman bir ferdin gerek sivil ve toplumsal gerekse kamu alanında ve bürokrasi içinde daima Müslümanca davranması gerektiğini düşünüyorum. Yani İslami ahlak ilkelerine bağlı kalmada kişi nerede bulunursa bulunsun bu ahlaki sınırlar içerisinde olmalıdır. Hırsızlık, rüşvet, talan, yolsuzluk, yalan, dedikodu, gıybet, zina ve ahlaki düşkünlük her yerde günahtır ve gayri meşrudur. Siyaset için ya da başka maksatlar için bu günahlar irtikâp edilemez, edilmesine fetva verilemez. Bu suçlar aynı zamanda evrensel suçlardır. Bireyin ahlakı bu konularda çökmüşse bu bireyin kamuda ya da siyasi bir hizip içerisinde rol alması ne kadar anlamlı olur ki? Elbette herkes gibi ben de vicdanen bu ilkelerin gerek kamuda ve gerekse politikada kamusal ve politik bir ahlak haline dönüşmesini arzu ederim. Zaten, tüm dünyada kamu ve politik yapılarda en fazla şikâyet bu yukarıda zikredilen illetlerden geliyor.

“İNSANLAR DİNLERİNİ YAŞAYABİLİYORLARSA İSLAMİ BİR DEVLET KURMA ÇALIŞMALARINA GEREK YOK… RİYA VE MÜNAFIKLAŞMA RİSKİNE DİKKAT!”

Bakınız, şunu çok net bir şekilde ifade etmek istiyorum; eğer insanlar dinlerini diyanetlerini serbest bir şekilde bir ülkede yaşayabiliyorlar, onun kurumlarını kurabiliyorlar, çocuklarına ve isteyen başkalarına dinlerini öğretebiliyorlar, dinleri ile ilgili kamusal alandaki tartışmalarda konuşabiliyor, dini taleplerini hukuka ve demokrasiye uygun bir şekilde dile getirebiliyorlarsa, bu insanların dini ya da “İslami” bir devlet kurmaya çalışmalarına gerek yoktur. Ülkeyi kaos ve anarşiye sürükleyecek huruç, başkaldırı, ihtilal, şiddet gibi şeylerin hem eldeki demokratik ve insan hakları kazanımlarına zarar vereceğine, hem de millete yeri doldurulamaz kayıplar yaşatacağına tarihimiz şahittir.

Zaten, idareyi zorla ele geçirip, insanları onun zoru ile dindar yaptığınız ülkelerde, insanları münafıklaştırır ve devlete mürailik yapan parazitler haline getirirsiniz. Bu insanlar, ülkelerinde dindar görünürler; ama yurtdışına çıkınca dine ters ve günahlara çok açık bir hayat sürerler. Hukuka olan saygı azalır, riya artar. Farklı ülkelerdeki tecrübelere bu nazarla bakarsanız, soyut görünen ifadelerimin aslında somut gözlemlere dayandığını göreceksiniz.

“İSLAM’I DEMOKRASİYE, DEMOKRASİYİ İSLAM’A ZIT GÖRMEK YANLIŞTIR”

- Türkiye bağlamında, İslam ve demokrasi bir birine uygun mudur? Bu durum Türkiye’nin AB sureci hedeflerini nasıl etkiler?

Türkiye, eksikleri de olsa, bir manada 50’li yıllardan itibaren, kesintileriyle, demokrasiyle idare ediliyor. Demokrasi dünyanın yöneldiği bir sistemdir. Ülkemizde demokrasiye ilk geçiş de aynı zamanda halife de olan Osmanlı sultanları zamanında 1876’da gerçekleşmiştir ve seçilmiş ilk meclisimizin 3’te biri gayrimüslimlerden meydana gelmiştir. İslâm'ı demokrasiye, demokrasiyi İslâm'a zıt görmek yanlıştır. Belki idare edenlerin onları intihap edenlere hesap vermesi itibariyle ve İslam’ın şer olarak gördüğü istibdadın zıddı olarak İslam’ın idareyle alakalı prensiplerine en uygun sistem olduğu söylenebilir.

İslamiyet’in demokratik seçimler, hesap verebilirlik, hukukun üstünlüğü, gibi temel prensipleri ile bir problemi yoktur. Ben 1994 yılında demokrasiden geriye dönüş olmayacak dediğim zaman bazı çevreler itiraz etmişlerdi. Ama demokrasinin de çok yorumları ve farklı tipleri var. Kemale erdiği söylenemez. Bir tekemmül sürecinden geçiyor.

“ÖZGÜRLÜKLERİN OLMADIĞI YERLERDE ŞİDDETE ASLA BAŞVURULMADAN DEMOKRATİK YOLLARLA BU ÖZGÜRLÜKLERİ ELDE ETMEK İÇİN UĞRAŞ VERİLMELİ”

Canın, aklın, malın, ailenin ve dini özgürlüklerin korunduğu, kişilerin hak ve özgürlüklerinin savaş halleri gibi çok ciddi istisnalar dışında sınırlanmadığı, azınlıkların eşit vatandaş muamelesi gördüğü ve hiçbir ayrımcılığa tabi tutulmadığı, bireylerin şahsi, sosyal ve siyasi işlerde fikirlerini serbestçe dile getirip bunları uygulayabildiği bir ülke İslam’a uygun bir ülkedir. Bir ülkede, insanlar, hangi sistem olursa olsun, düşünce ve inançlarını özgürce ifade edebiliyor, dinlerini yasayabiliyor, mülk edinme gibi özgürlüklerine sahiplerse, Müslümanların ve diğer din sahiplerinin o ülkenin rejimini değiştirme gibi bir görevleri yoktur. Bu özgürlüklerin olmadığı yerlerde, şiddete asla başvurmadan, demokratik yollarla bu özgürlükleri elde etmek için uğraş verilmelidir.

Yalnızca Türkiye’de değil tüm İslam ülkelerinde daha doğrusu Müslümanların yoğunlukta yaşadığı topraklarda demokrasi ile İslam’ın barışık bir şekilde yaşayabileceğini düşünüyorum. Bu sistemi kötü ilan eden her yerde insan hakları ihlalleri, ahlaki ve hukuki kırılmalar, dini ve etnik kavga ve çatışmalar diz boyudur. Demokrasi bugün itibari ile insanlığın ortak bir örfüne mazhar olmaya doğru ilerliyor. Dindarlar, sivil toplum kuruluşları vasıtası ile dinlerini yaşama, uygulama, temsil etme ve hatta anlatma ve öğretme imkânına AB standartlarındaki rejimlerde sahiptirler. Asıl olan birey ve sivil toplum seviyesinde dini değerlerimizi yaşamak ve temsil etmektir.

“AVRUPA BİRLİĞİ DEMOKRATİK STANDARTLARI YOLUNDA ATILAN ADIMLARDAN GERİYE DÖNÜŞ VAR”

Türkiye'de tam bir demokrasi olduğu söylenmiyor. Türkiye’de de baskı altındaki, üniversitelerde başını örtmesi yasaklanan dindarlar, AB sürecinin sonucunda pek çok haklarını elde ettiler. Sadece bu açıdan bakıldığında bile AB süreci Türkiye’ye çok faydalı olmuştur. Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde Türkiye’de demokrasi adına ciddi reformlar yapıldı. Bu reformlar devam ederse ve Türkiye demokratik sistemi, hukukun üstünlüğü, insan hak ve hürriyetlerine saygı itibariyle AB standartlarını yakalarsa zannederim nüfusunun Müslüman olması tam üyeliğine bir mani teşkil etmeyecektir. Şayet Avrupa’da İslam aleyhtarı taassup sahipleri Türkiye’nin üyeliğine mani olursa, Türkiye’nin demokratik kazanımları kendine kâr kalacaktır. Ancak maalesef son dönemde AB demokratik standartlarını benimseme yolunda Türkiye’de atılan adımlardan geriye dönüş söz konusudur.

“MEZHEP İMAMLARININ ORTAYA KOYDUKLARI YORUMLARI BİR ZENGİNLİK OLARAK GÖRÜLMELİ”

- Size göre Hanefi İslam’ı nedir?

Böyle bir şey söz konusu olamaz. Böyle bir tabir kullanılamaz. Sadece Hanefilerin ve diğerlerinin dinin esasatı değil, yoruma açık yönlerini kendine göre belli bir metot çerçevesinde belirledikleri yorumları olabilir. Bu yorumlar başkalarınınkiyle örtüşebilir veya çelişebilir. Bunlar dinin ruhuna, Kur’an ve Sünnet mantığına temel prensiplerine aykırı olmadıkları müddetçe İslam dairesi içinde yer alır. Mezhep imamlarının yaşadıkları yerlerdeki şartlar, Kur’an ve Sünneti yorumlamalarında etkili olmuştur. Siyasi ve kültürel şartların yorumlarda etkisi vardır. Ama İmam-ı Azam, İmam Şafii, Hz. İmam Malik ve Hanbel (Allah onların hepsinden razı olsun) her biri kedilerini dine adamış samimi ve çilekeş insanlardır. Onların ve talebelerinin çabalarıyla ortaya çıkan bu yorumları bir zenginlik olarak görmek lazımdır.

DEVLETİN KUTSANMASI ÖNCELİKLİ DEĞİLDİR

Fakir de âcizane onların geleneğini takip etmeye çalışıyorum. Bu anlayışta, devletin kutsanması değil canın, aklın, malın, ailenin ve dinin korunmasının öncelikli olması, insanın tercih ve teşebbüs hürriyetine sahip olması, vahyi ve nasları anlamada naklin yanında aklın ve hatta toplumsal tecrübelerin ve maslahatların da devre dışı bırakılmaması, sarih nassın haricinde dinin yoruma, içtihada ve tevile açık alanlarında içtihat müessesesinin işletilmesi, emr-i bil-ma’ruf ve nehy-i ani’lmünker yapabilme hürriyeti, her dinin sadece bireysel seviyede değil kamusal alan ve mekânda da ifade edilebiliyor ve yaşanabiliyor olması, hukuka, asayişe, huzura ve düzene saygılı olunması, terörün, masumları katletmenin bir insanlık suçu olduğunun kabulü, medenilere galebenin icbar ile değil ikna ile olduğu, dinin yüzde 98’inin maneviyat, ruhaniyet, ahlak, ahiret, kulluk, ibadet, kemalat, hoşgörü, temsil, sevdirme, müjdeleme olduğu şeklinde özetlenebilir.

Aslında, sosyolojik bir perspektiften bakıldığında, Türkiye Anadolu’sunda bin küsur yıldır üretilen İslam telakkisi böyle bir telakkidir. Her tür şiddete, aşırılığa ve dinin politize edilmesine karşı sevgi, hoşgörü, karşılıklı kabul, tevazu, mahviyet ve sadrı geniş bir İslam telakkisidir. Toplumsal ve kamusal alanda da hak, adalet, özgürlük ve barışı önceleyen bir telakkidir. Yani her yönüyle açık bir toplum dokusudur. CİHAN


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×