Atilla Yayla üşenmeden tek tek inceledi, muhalif medya darbeye kör sağır kaldı

27 Mayıs darbesinin 60. Yıldönümü münasebetiyle, darbe mağdurları için, Türkiye'de çeşitli etkinlikler ve anma törenleri düzenlenirken, muhalif medyanın bu konudaki sessizliği dikkatlerden kaçmadı. Prof. Dr. Atilla Yayla muhalif medyanın konuya bakışını merak etti, tek teki inceledi, işte sonuç:

Google Haberlere Abone ol

Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara bir leke olarak geçtiği değerlendirilen 27 Mayıs askeri darbesinin neden olduğu mağduriyetler ve yaşatılan travmalar 60.Yıl dönümünde bir kez daha çeşitli etkinliklerle anıldı. Hemen hemen her kesimden darbeci zihniyete karşı tepkiler gelirken kendisini muhalif olarak tanımlayan bir kısım medyanın konuyla ilgili sessizliği gözlerden kaçmadı. 

Sosyal medya hesabından konuyla ilgil bir açıklama yapan Prof. Dr. Atilla Yayla, "Vallahi üşenmedim. Muvafık ve muhalif medya 27 Mayıs darbesini 60. yılında nasıl görüyor diye baktım." diyerek, karşılaştığı manzarayı şöyle yorumladı:

Muvafık (hükümet - Cumhur İttifakı yandaşı) medya darbeye, tarihi bilgi ve belgelere ve darbeyi lanetleyen yazılara epeyce yer ayırmış. Sözcü, Cumhuriyet, BirGün, Yurt gazetelerine, bir süre Halk tv'ye ve dört muhalif internet haber sitesine göz attım. İşte tespitlerim. Muhalif, yani CHP (Millet İttifakı) yandaşı medyada darbe hemen hemen hiç görülmemiş ve anılmamış. Kendisine yakışır şekilde Cumhuriyet'te Alev Coşkun düpedüz darbeye övgüler yağdırmış. T24'te Hasan Cemal çelişkileri de olmakla beraber daha makul sayılabilecek bir yazı kaleme alıp demokrasi bilinci eksikliğinin her kanatta var olduğuna işaret etmiş. Karar'da bir haber yok. Sadece Yıldıray Oğur meseleyi ele alan bir yazı kaleme almış. Bir diğer merak da eski ve yeni siyasi partilerin konuyla ilgili bir açıklama yağıp yapmadığı. Onu da artık bir arkadaşımız araştırsın ve bizi aydınlatsın lütfen.

Öte yandan 27 Mayıs darbesiyle ilgili bir makale kaleme alan Atilla Yayla, bu darbenin CHP'lilerin alınlarında kara bir leke olarak kalmaya devam edeceğini söyledi. İşte Yayla'nın Sabah.com.tr'de yayınlanan o yorumlu makalesi:

BU DARBE BİR KARA LEKE OLARAK ALINLARINDA KALACAK!

Bugün 27 Mayıs darbesinin 60'ıncı yılı. O yıl, yani 1960'ta doğanlar artık görmüş geçirmiş insanlar olma yaşına ulaştılar. Ama aradan geçen bunca yıla rağmen 27 Mayıs darbesi kara bir leke olarak tarihimizde ve bazılarının alınlarında kalmaya deva ediyor.

14 Mayıs 1950'de Türkiye adeta bir mucizeyi gerçekleştirerek hemen her bakımdan başarısız ve mütehakkim bir tek parti diktatörlüğünden bir silahlı çatışma, bir iç savaş yaşamadan, evlatlarının kanı oluk gibi akmadan kurtulmayı başardı. Buna benzer bir başarı 70 yıl içinde bir başka İslam ülkesinde daha yaşanmadı. İslam dünyasında hâlâ ağır basan rejimler siyasî çoğulluğa imkân bırakmayan ve insan haklarını sistematik olarak çiğneyen rejimler. Arap Baharı da bu gerçeği değiştirmedi. Mısır ve Suriye'nin diktatörlüklerden kurtulma çabaları Mısır'da 27 Mayıs'a benzer bir darbe ile Suriye'de halkını kitleler hâlinde katletmekten imtina etmeyen bir diktatörün yarattığı iç savaş ile bastırıldı.

TEK PARTİ DİKTATÖRLÜĞÜNÜN SINIR TANIMAYAN İKTİDAR ARZUSU

Türkiye demokrasiye 1950'de geçti ama tek parti diktatörlüğünde şekillendirilen devlet yapılanması ve yaratılan siyasî zihniyet demokrasiyi hazmetmeye hazır değildi. Tek parti diktatörlüğü sadece siyasî çoğulculuğu bastırmakla kalmamış aynı zamanda siyasî çoğulculuğun altında yatan siyasî zihniyete de aman vermemişti. Bunun böyle olmasının ardında diktatörlerin bir taraftan sınır tanımaz iktidar sahibi olma arzusu diğer taraftan da -yumurta kabuğunu beğenmezmiş misali- içinden çıktıkları toplumdan duydukları nefret ve bu toplumu yeniden yaratma ihtirası ve arzusu vardı. Nitekim 10 yılda 15 milyon genç yaratıldığını iddia eden 10'uncu yıl marşı aslında bu ihtirasın dışa vurumuydu. İnsanları yeni baştan yaratma projesi insanları dilde, dinde, kıyafette, hayat tarzında müdahalelere maruz bırakma ve Osmanlı zamanında var olan haklardan bile geriye gitme anlamına geliyordu. Kemalistler sık sık cumhuriyetin insanları kul olmaktan kurtardığını, vatandaş durumuna getirdiğini iddia ederler. Bu tamamen geçersizdir. Osmanlı'nın son yıllarındaki kul kavramı bir taraftan Allah'a kulluk olarak bir taraftan da insanların arasındaki iletişimde bir nezaket ifadesi olarak kullanılmaktaydı. İnsanların asıl kullaştırılmaları, yani her şeylerine müdahale eden bir siyasî otorite karşısında hiç hâline getirilmeleri tek parti diktatörlüğü döneminde vuku buldu.

TOPLUMU MUTLAK KONTROL ALTINA ALMA FİKRİ

Demek oluyor ki 27 Mayıs'ta fiilî olarak harekete geçen darbeciliğin zihnî temelleri tek parti cumhuriyeti döneminde geliştirilmişti. Devlet iktidarına toplumu mutlak bir kontrol altında tutma ve insanları yeni baştan yaratma görevi verilmişti. Bu kurucu rasyonalist ve çoğulluğu reddeden monist siyasal felsefe demokrasinin dayandığı felsefenin zıddıydı. Demokrasi, siyasette olduğu gibi hayatın diğer alanlarında da çoğulculuk demekti. Çoğulculuk ise ideal toplum yaratma çabalarının kaçınılmaz olarak aksaması anlamına gelirdi. Hiç bir güç kendi hâline bırakılan bir insan toplumunda çoğulluğun ortaya çıkmasını engelleyemezdi.

 YARGI-MEDYA-ÜNİVERSİTE VE ASKER İŞBİRLİĞİ

Tek parti cumhuriyetinin ideal toplum tasavvuru, cahil ve adam edilmesi gereken bir tabaka olarak gördüğü için, halkı gerekirse kendisine rağmen adam edecek ve onu doğru istikamette sürükleyecek bir güç gerektiriyordu. Bu yüzden cumhuriyet kisvesi altında filizlenen diktatörlük rejimi Lenin'in öncü partisi gibi bu projeye sahip çıkacak ve onu güdecek kadrolar hazırlamaktaydı. Böylece, kıymetli düşünür rahmetli Kâzım Berzeg'in işaret ettiği gibi, Osmanlı'daki kapıkulu devşirme sistemi sürdürüldü. Bu sefer toplanan çocuklar başka yerlerden ve başka inançlardan değil Anadolu'dan ve Müslüman ailelerindendi. Buralardan alınan çocuklar yoğun bir beyin yıkama sürecinden geçirilerek devletin sadık bendeleri hâline getirildi. Topluma yapılan müdahalelerle yargı, medya ve üniversiteleri de kapsayan ama odağında askerin bulunduğu ve gerek Mustafa Kemal gerekse İnönü asker kökenliği olduğu için bu gerçeğin perdelendiği bir yönetici sınıf tahakkümü kuruldu.

ADNAN MENDERES CHP İÇİNDE HEYECANLI BİR GENÇTİ

Adnan Menderes siyaset yapmaya hevesli, heyecanlı bir gençti. Serbest Fırka'da siyaset yapmayı denedi. Fırkanın kapatılması üzerine hevesi kursağında kaldı. Bir gezisinde onunla karşılaşan ve yeteneğini gören Mustafa Kemal, Menderes'i CHP'ye yönlendirdi. Böylece CHP iktidarının belki de ebediyen sonunu getirecek bir adımın atılmasına farkında olmadan katkı yaptı.

DP 1950 SEÇİMLERİNDE CHP'Yİ ALAŞAĞI ETTİ

Adnan Menderes ülkenin gidişatından memnun değildi. Siyasî sistemin Atatürk'ün de dediği gibi sefalet ve tahakkümden başka bir şey üretmeyen bir diktatörlük olduğunun farkındaydı. Onun gibi düşünen başkaları da vardı ve geniş halk kitleleri sistemden rahatsızdı. Bu yüzden Menderes liderliğindeki DP halktan büyük tasvip gördü ve çalınan 1946 seçimlerinden sonra 1950'nin 14 Mayıs'ında yapılan ilk demokratik seçimde CHP'yi alaşağı etti.

1950 SEÇİMLERİNİN ARDINDAN ASKERLER İNÖNÜ'YÜ YOKLADI

Yeni bir toplum yaratma ve halkı halka rağmen adam etme misyonuyla donatıldığına inanan bürokratik çevreler bundan memnun değildi. Daha seçim sonuçları belli olur olmaz askerler İnönü'yü yokladı. Ondan müspet bir işaret alsalardı iktidarın Menderes'e hiç devredilmemesi için silah kullanacaklardı. İnönü istedikleri işareti vermeyince kaynayan bir sessizliğe gömüldüler.

DARBELER HEP CHP ADINA YAPILDI, CHP İDEOLOJİSİYLE MEŞRULAŞTIRILDI

Yeni kurulan demokrasinin ağır aksak ilerleyeceği belliydi. Demokrasi hiç bir yerde bir çırpıda mükemmel biçimiyle kurulmamıştı. Zamana ihtiyaç vardı. Teori yanında hayat tecrübesi de bu işte etkili olacaktı. Ancak, Menderes hükümetleri yapılması gereken temel bir işi yapmadı veya yapamadı. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi'nin tasfiye edilmesiydi. Bir diktatörlüğün partisi plan CHP'nin demokrat kimliği benimsemesi ve demokrasiyi içselleştirmesi çok zordu. Zaten partinin adı bile problemliydi. Cumhuriyet devlet anlamına geldiğine göre partinin asıl adı evlet Halk Partisiydi. Oysa doğru bir isimlendirmede partinin adının Cumhuriyetçi Halk Partisi olması gerekirdi. Veya tersinden her partinin adının önüne Cumhuriyet kelimesini eklemek lâzım gelirdi. Böylece DP, Cumhuriyet Demokrat Partisi, Millet Partisi, Cumhuriyet Millet Partisi olurdu. CHP tasfiye edilemedi. CHP'nin tasfiye edilememesi tek parti diktatörlüğünde hazırlanmış olan darbeci siyasî zihniyetin de tasfiye edilememesi demekti. Nitekim ondan sonra bütün darbelerde esas olan CHP zihniyeti oldu. Darbeler hep CHP adına yapıldı, CHP ideolojisine atıfla meşrulaştırıldı.

CHP TABANI DARBEYE BÜYÜK COŞKUYLA SAHİP ÇIKTI

1969 darbesini yapanlar o zamanki ulemanın -yani üniversite hocalarının- ve medyanın da desteğiyle DP'lileri düzmece mahkemelerde yargıladı. Menderes ve iki arkadaşını namevcut suçlardan idama mahkûm etti. Sonra bilhassa Menderes'i aşağılayarak astı. Fakat tarihsel olarak asıl ölen Menderes değil onu öldürenler oldu. Darbeciler lanetlendi ve isimleri unutuldu. Menderes ise halkın gönlüne yerleşti ve "halkın sevgilisi" oldu. CHP lideri İnönü isteseydi muhtemelen darbeyi engelleyebilirdi. En azından idamların önüne geçmek için ciddî çaba sarf edebilirdi. Bunlar olmadı. CHP tabanı ise darbeye büyük bir coşkuyla sahip çıktı. Bu darbe yıllarca her 27 Mayıs'ta bayram olarak kutlandı.

27 MAYIS DARBESİ TÜM DARBELERİN ANASIYDI

27 Mayıs darbesi demokrasi dönemindeki tüm darbelerin anasıdır. O darbe önlenebilseydi veya failleri daha sonradan yargılanıp mahkûm edilseydi belki de darbelerin önü kesilmiş olurdu. Ne yazık ki bu yapılamadı ve Türkiye Pakistan, Tayland gibi ülkelerle birlikte bir darbeler ülkesine dönüştü. Ortalama her on sende bir darbe veya darbe benzeri bir askerî müdahale vuku buldu. Bunlar bilinenler, kamuya yansıyanlar. Bir de kamuya yansımayanlar müdahaleler var ki bunların hepsi hesaba katıldığında rahmetli Demirel'in dediği gibi ülkede darbeler ve darbe dönemleri normal, darbesiz yıllar ise anormal oluyor. Bu yıllarda demokratik siyaset alanı daraltılırken askeriye ve uzantıları olan yargı, medya ve üniversiteler en fazla kayıt dışı ve gayri meşru siyaset yapılan yerler hâline dönüştü. Açık, meşru siyaset sonuçları üzerinden bastırılırken 1960 darbesinden sonra iyice şekillendirilen ve 1980 darbesi ile takviye edilen bürokratik vesayet sisteminin sahipleri yıllarca ülkeye hükmetti. Türkiye'nin iktisadî bakımdan yeterince gelişememesi, erken bir tarihte AB üyesi olamaması gibi başarısızlıkların hepsinde bu darbelerin büyük payı var.

DARBELERİN EN İĞRENCİ 15 TEMMUZ

Geçtiğimiz günlerde darbe tartışmaları yaşandı. 1997'de post modern askerî darbe vuku buldu. 2007'de Genel Kurmay web sitesindeki bir muhtırayla bir müdahale daha geldi. 2013 Aralık ayında güzel ülkemiz darbe literatürüne olağanüstü bir katkıda bulundu ve polis-savcı darbe teşebbüsünü darbeler tarihine yazdırdı. 15 Temmuz 2016'da ise şimdiye kadarki darbe teşebbüslerini en iğrenci vuku buldu. 15 Temmuz darbecilerinin rol modeli daha önceki darbelerdi.

CHP'NİN ALNINDA SİLİNMEYEN BİR DARBECİLİK LEKESİ VAR

Türkiye'de darbeler esas olarak CHP zihniyeti ve ideolojisi tarafından yapıldı ve genellikle yine CHP tabanı tarafından hem de coşkuyla sahiplenildi. Bu yüzden, CHP'nin alnında bir darbecilik lekesi var. Son yıllarda Kemal Kılıçdaroğlu bu lekeyi silmek ve partisini darbecilikten uzaklaştırmak için çaba sarf ediyor gibi görünüyor. Ancak, yakından bakıldığında bu çabanın CHP'nin alnındaki lekeyi silmekten ziyade kitlelere CHP'nin darbelerdeki yerini unutturmaya yönelik olduğu yolunda şüpheler uyanıyor, çünkü bu çabaların kuru sözü aşan bir sonucuna ve yansımasına henüz şahit olamadık. CHP, maalesef, açık ve kuvvetli bir sesle, adını koyarak, 27 Mayıs 1960 darbesini kınayamadı, manen mahkûm edemedi. Sadece, hiç bir somutluğa işaret etmeyen genel sözlerle durumu geçiştirmeye çalışıyor. CHP bunu yapmadığı ve başka darbe ve darbecilik karşıtı adımlarla takviye etmediği sürece geniş halk kitleleri nazarında alnındaki darbecilik lekesiyle yaşamaya mecbur olacaktır.

Yorumlar