The Serpent gerçek hikayesi nedir?

The Serpent gerçek hikayesi nedir dizi gerçek bir hayat hikayesinden mi uyarlama yoksa tamamen hayal ürünü bir kurgu mu? Diziyi izleyenlerin bu aralar kafalarındaki sorulardan biri de bu oldu.

Google Haberlere Abone ol

The Serpent gerçek hikayesi nedir veya gerçek bir hikaye mi yoksa tamamen hayal ürünü bir kurgu mu soruları diziyi izleyenler tarafından merakla sorulan ve cevapları aranan sorulardır. 

The Serpent Türkçe anlamıyla "Yılan" isimli dizi BBC One tarafından yayınlanan 8 bölümlük bir dizidir. Polisiye ve drama tarzındaki dizi kısa süre içinde adından söz ettirmeyi başarmış durumda. 

The Serpent gerçek hikayesi nedir?
The Serpent dizisinin afişi

 

Yapımcısı Mamoth Screen olan dizinin başrollerinde Tahar Rahim, Jenna Coleman, Billy Howle, Ellie Bamber, Amesh Edireweera ve Tim McInnerny oynuyor. Netflix ve BBC One ortaklığında üretilen dizi 1976 yılında turistleri kendine kurban seçen seri katil Charles Boshraj'ı konu alıyor. 

Dizi an itibariyle BBC iPlayer'da ve Netflix'te yayınlanıyor. 

The Serpent, seri katil, hırsız ve dolandırıcı Charles Sobhraj’ın gerçek hayat hikayesini anlatıyor.

Gerçekte öyle şeyler olmuş ki izlerken insan gözlerine inanamıyor.

İzleyenlerin yorumlarından, "Tüm bunlar gerçekten olmuş olmasaydı, hiç kimse bunların olduğuna inanamazdı." şeklinde olmuş. 

Dizide bu kez av konusu olan kurbanlar hippiler. Yani batılı zengin turistler. 

Diziyi izledikten sonra yorumlarını köşesine taşıyan Tuğçe Madayanti Dizici şu yorumlarda bulunuyor:

Avcı ve av üzerine kurulu bir dünya ama bu sefer epey farklı bir yerdeyiz ve avlananlar da hippiler. Yani tüm tabuları reddeden gençler. Benim jenerasyon bu dalgayı ucundan da olsa hissetti ve ben de ömrümün uzunca bir bölümünü hippi olarak yaşadım. Neyse beni bırakalım.

Sonuç olarak dizi ile şöyle bir dünyadayız, çoğu burjuva sınıfından olan reddedişçi gençlerin Hippi Trail’in (Hippi Yolu) doğudaki son ayağı olan 1970’ler Bangkok’undayız. Kim bu avlananlar? Amerika’da, öncül karşı kültür hareketi Beat kuşağının etkisinde olan, Vietnam Savaşı ve ırkçılık karşıtlığından beslenen gençler, Avrupa daha ziyade Sovyetler Birliği temelli sol ideolojiden ilham alarak eşitlik savunan ve toplumu değiştirilebileceklerine inanan gençler. Kısacası avlananlar direnen ruhlar.

Tek bir zaman dilimi yerine, hikayelerin kollarını çoklu zaman dilimi kullanarak ilerleyen zorlayıcı ama bir o kadar da zeki ve kaliteli bir senaryo şemasına sahip diziye olumsuz tek eleştiri, bu zaman tablosunu izlemekten hazzetmeyenlerden gelmekte.

Bana kalırsa dört dörtlük bir tercih, hem seyircinin hikayeye her daim tam konsantre katılımını sağlıyor hem de olayları parçalardan bütüne o kadar da kolay ulaştırmamış oluyor.

Diziyi eşimle izlemeye oturduk ve kendisi dizinin eski olduğunu düşündü, son derece haklıydı aslında çünkü insanlarla konuştuğumda pek çok kişinin de böyle düşünmüş olduğunu gördüm. Dizi 1970’ler estetiğini ve teknolojisini o kadar mükemmel uygulamıştı ki sanat yönetiminin alnından öpmek lazım. Dönem dizisi olarak sinematografi, yönetmenlik, kostümler şahaneydi. Dönem dizisi değil, adeta o dönemin dizisi gibiydi.

Ezberlediğimiz üzere psikopatlarda, seri katillerde en göze çarpan özellik empati eksikliği yani cinayet işlerken zarar gören kişinin hislerine dair en ufak bir iç görülerinin olmaması. Maniple ederler, yalancı ve ikiyüzlüdürler, kısacası kalpsizdirler.

Ve işte her daim sanatın objesi ve süjesi olan bu durumu yani bir seri katilin beyninden, ruhundan neler geçtiğini bizlere o kadar anlatmaya çalıştılar ki filmlerde, dizilerde, belgesellerde birkaç kült örnek haricinde kimi fena değildi kimi ise karikatür gibi kalmıştı. Ama ben itiraf etmeliyim ki bir psikopatın içinden geçenleri hissetmeye en çok Charles Sobhraj karakteri ile yaklaşmış oldum. Tahar Rahim öylesine ürpertici bir karakter ortaya koymuş ki, ona sadece bakmam bile tüylerimi diken diken etmeye yetti.

Yorumlar