Osmancık Taburu nedir, ne zaman, neden kurulmuştur?

Mehmetçik Kutlu Zafer dizisiyle bir kez daha gündeme gelen Osmancık Taburu, Osmanlı'nın son yıllarında Irak'taki İngiliz işgaline karşı oluşturulan fedai taburuna verilen isime denir.

Osmancık Taburu nedir, ne zaman, neden kurulmuştur?
30 Ekim 2018 Salı 21:35

Sonhaberler | Haber Merkezi

TRT1'de yayınlanan Kut'ül Amare Mehmetçik yeni adıyla Mehmetçik Kutlu Zafer dizisinde yer alan Osmancık Taburu'nun ne olduğu, ne zaman ve ne için kurulduğu merak konusu oldu. Dillere destan Osmancık Taburu, Irak'ı işgal eden İngilizlere karşı oluşturulan fedai grubuna verilen isimdir. İşte Kut'ül Amare Mehmetçik dizisinde geçen o meşhur Osmancık Taburu'nun hikayesi:

Kasım 1914’te 1. Dünya Savaşı başladığında 14 Kasım 1914’te Cihat fermanı ile bütün Müslümanlar cihada katılmak üzere halifenin sancağı altına davet edilmişti. Cihat fermanına muhatap olan Rumeli ve Kafkasya Müslümanlarından halifenin ordusuna katılmak üzere çeşitli yollarla evinden kalkıp gelmiş gönüllü mücahitler İstanbul’da toplanmaktaydı.

Aralık 1914’te İstanbul’da önemli bir sayıya ulaşan gönüllü mücahitlerin bir kısmı birliklere dağıtılarak silah altına alınmıştı. Tam bu sıralarda Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı olan Süleyman Askeri Bey, bu gönüllülerden özel görevlerde kullanılmak üzere “özel birlikler” kurmaya karar verdi. Süleyman Askeri Bey, 1911 yılında Trablusgarp’ta, 1912-13’te Balkan Savaşı’nda edindiği tecrübelerden, bu gibi özel kuvvetlerin düşman cephe gerisinde keşifler, baskınlar ve gayr-i nizami harpler yaparak önemli hizmetler ifa ettiğini bilmekteydi.

1. Dünya Savaşı başında Rumeli ve Kafkasya’dan gelen gönüllüler ile bilhassa Kocaeli ve Sakarya bölgesinden gelen gönüllülerden seçme “özel birlikler” kurulması fikri Enver Paşa tarafından da uygun görülünce, her ordu için bir tabur kurulmasına karar verilmişti.

Kurulacak özel birlikleri bir isim verilmesi gerekiyordu. Konulacak ismin, kurulan özel birliklerin ruhunu yansıtacak, tarihi, kültürel sembol bir isim olması isteniyordu. Bu sebeple İttihat ve Terakki ile yakın temasta olan şair ve edebiyatçılara danışıldı. Rivayete göre bu isim arayışı içerisinde danışılan kişilerden Ömer Seyfettin, Aka Gündüz ve Ziya Gökalp’in kendi aralarında ittifak edip önerdikleri OSMANCIK adı kabul edildi.

Enver Paşa ve Süleyman Askeri Bey, Osmancık Taburlarından her ordu bünyesinde birer tane kurulmasını istiyordu. Ancak savaş boyunca yalnız iki tabur kurulabildi.

İşte 1914 yılı Aralık ayında kurulan ilk  “Osmancık Taburu” aslında bu tarihte başlamış olan Sarıkamış Harekâtı kapsamında Kafkasya’da Rus ordusunun gerisinde Müslüman ahalinin yaşadığı bölgelerde faaliyet göstermek üzere kullanılacaktı.

Irak cephesinde İngilizlerin Basra’yı hemen ardından da Kurna’yı işgal etmeleri ve bu cephedeki yegâne ordu birliği olan 38. Tümen komutanının İngilizlere esir düşmesi üzerine Irak cephesinde tehlikeli bir durum belirmişti. Bölgede az sayıdaki ordu birliklerini yerel aşiret kuvvetleriyle birleştirerek İngilizlere karşı bir cephe hattı kurması için Süleyman Askeri Bey, Enver Paşa tarafından Basra Valisi ve Irak kuvvetleri komutanı olarak tayin edilmişti.

Süleyman Askeri Bey, Irak’a giderken son derece güvendiği subayların idaresinde, cesur ve fedakâr gönüllülerden oluşan Osmancık Taburu’nu da yanında götürdü.

Osmancık Taburu’nun komutanı olan Yüzbaşı Cemil Bey, Trablusgarp ve Balkan savaşlarında daima Süleyman Askeri’nin yanında bulunmuş olan bir subaydı. Cemil Bey ve taburdaki subayların çoğu Teşkilat-ı Mahsusa’nın mensuplarından oluşmaktaydı. Taburdaki gönüllü mücahitler de canlarını hiç düşünmeden din ve vatan uğruna feda etmekten asla sakınmayacak yiğitlerden kuruluydu.

Osmancık Taburu’nda her biri ortalama 100 erden oluşan altı bölükte toplam 600-650 asker vardı. Taburun kıyafet, silah ve donanımı hamiyetli kişilerin gönüllü yardımlarıyla ikmal edilmişti.

Süleyman Askeri Bey’le birlikte Irak cephesine giden Osmancık Taburu’nun ayağının tozu ile girdiği ilk muharebe 20 Ocak 1915’teki Rota Muharebesiydi.

6 Kasım 1914’te Basra Körfezi’nde bulunan Fav yarımadasına çıkan İngilizler karşılarında bulunan zayıf Türk savunmasını püskürterek ilerlemiş, 22 Kasım’da Basra’yı işgal etmişti. Irak cephesinde yegâne Türk kuvveti olan 38. Tümenin gücü İngilizleri durdurmaya yetmemişti. Basra’dan sonra Kurna’ya çekilen 38. Tümen Komutanı Suphi Bey, buradaki muharebede İngilizlere esir düşmüştü. Mağlup olan 38. Tümen dağıldığından İngilizlerin önünde ciddi bir engel kalmamıştı. Dicle yönünde ilerleyen İngiliz ordusu Rota köyüne kadar gelmişti.

İşte Irak cephesinde işlerin kötüye gitmesi ve ordu komutanının esir düşmesi üzerine Irak kumandanlığına tayin edilen Süleyman Askeri Bey, 1914 Aralık ayı sonunda cepheye gelmişti. Bölgede Osmanlı Devleti’ne sadık kalan aşiretlerden derlediği kuvvetleri, zayıf 38. Tümen birlikleriyle birlikte toplayarak İngilizlere karşı bir savunma hattı oluşturan Süleyman Askeri Bey, 20 Ocak 1915’te Rota’ya ilerlemiş olan İngiliz ordusuna taarruz etti.

Rota muharebesinde Osmancık Taburu, tam bir kahramanlık destanı yazmıştı. Muharebenin en kritik safhasında İngiliz ordusuna hücum eden Osmancık Taburu, İngilizlerin paniğe kapılarak geri çekilmelerini sağlamıştı. Ama bu muvaffakiyet Osmancık Taburuna pahalıya mal olmuştu. Zira taburun sadece komutanı değil her şeyi olan Yüzbaşı Cemil Bey, taburunun başında hücuma kalkarken bir şarapnel parçasının isabet etmesiyle oracıkta şehit olmuştu. Onun yerine geçen Doktor Yüzbaşı Sefer Bey de bir kurşunla ağır yaralanmış ve sonrasında da şehit düşmüştü. Muharebeyi yakından takip eden ve her yere yetişmeye çalışan Süleyman Askeri Bey ise cepheye çok yaklaştığı bir sırada iki bacağını birden delip geçen bir kurşunla yaralanmıştı.

Rota Muharebesi kazanılmıştı, ancak Osmancık Taburu efradı bu galibiyetin sevincini yaşayamadı. Zira çok sevdikleri, kalpten bağlandıkları tabur komutanı Cemil Bey ve Doktor Yüzbaşı Sefer Bey’in şehit düşmesi, Teşkilat-ı Mahsusa başkanı ve Irak ordusu komutanı Süleyman Askeri’nin yaralanması taburdaki herkesi üzmüştü.

Osmancık Taburu Rota Muharebesinden sonraki günlerde, yerinde hiç durmamış, sürekli olarak İngilizlerin bulunduğu bölgelere baskınlar düzenleyerek hırpalamış, İran sınırları içinde bulunan Ahvaz’daki İngilizlerin petrol tesislerine sabotajlar düzenlemişlerdi.

Süleyman Askeri Bey, yaralanmış olmasına rağmen komutayı bırakmamış, Bağdat’ta tedavi gördükten sonra bacaklarındaki yaralar tam manasıyla iyileşmemişken Nisan ayında İngiliz ordusuna karşı yeni bir taarruzun planlarını yapmıştı. Irak cephesindeki Türk ordusunun 8 bin civarındaki yetersiz kuvvetine rağmen bölgedeki Arap aşiretlerden topladığı yaklaşık 20 bin kişilik kuvvete güvenerek İngilizleri mağlup edip Irak’tan tamamıyla atmayı hedefliyordu.

Irak cephesinde önemli muharebelerden biri olan Şuayyibe Muharebesi 12-14 Nisan tarihleri arasında Basra yakınlarındaki hurmalık ve bataklık bir arazide gerçekleşti. Başta İngilizlere üstünlük kuran Türk ordusu 14 Nisan günü takviye kuvvet alan ve bilhassa topçu ateşi üstünlüğünü iyi kullanan İngilizler karşısında aşiretlerden toplanan birlikler bozularak geri çekildi. Az sayıdaki nizami ordu birlikleri üstün İngiliz kuvvetlerine karşı duramayarak ricat etti.

Bercesiye koruluğunda bulunan ordu karargâhında yaralı bacakları sebebiyle muharebeyi sedye üzerinden yöneten Süleyman Askeri Bey, ordusunun bozularak geri çekilmesini derin bir üzüntü içinde seyretti. Büyük ümitlerle geldiği Irak cephesinde bu şekilde mağlup olarak hedeflerine ulaşamamanın psikolojik çöküntüsü içinde bindirildiği arabada canına kıydı.

Osmancık Taburu, Şuayyibe Muharebesi’ne katılmıştı. İngilizlere karşı amansız bir mücadele sergileyen tabur, ordunun genel olarak bozulup geri çekilmesine kadar karşılarındaki İngiliz kuvvetlerine kök söktürmüş, bu uğurda kendini feda edilmişti.

Şuayyibe Muharebesi sonunda Osmancık Taburu 255 şehit 275 yaralı vererek neredeyse mevcudunun tamamını kaybetmişti.

Bu muharebeden sonra efradı kalmayan tabur lağvedilmiş, Osmancık Taburu, fedailik vazifesini tam manasıyla yerine getirerek Irak cephesindeki vazifesine son vermişti.

Osmanlı Devleti'nin Harb-i Umumi'ye katılması üzerine İsviçre'deki üniversite eğitimini yarıda bırakarak İstanbul'a gelen ve Osmancık Taburunun bir parçası olarak Irak cephesindeki bütün faaliyetlerine gönüllü olarak katılan mücahid Hamza Osman Erkan yıllar sonra, bu kahramanlar taburunu şöyle anlatmıştı[1]:

"Osmancık Gönüllü Taburu"

1915 yılı başında, Büyük Dünya Harbi'nin unutulmuş, terk edilmiş bir köşesinde Basra yakınlarında çok kanlı savaşlar oluyordu.

Irak müdafaasının ilk günlerinde, Dicle ile Fırat nehirlerinin birleşerek Şattülarap adıyla akmaya başladığı Kurna mevkii civarında Rota suyunun kenarındaki bataklık arazide ve Şuayyibe müstahkem ordugâhı önlerinde cereyan eden bu muharebelerde bir kaç misli üstün sayıda istilacı İngiliz kuvvetlerini aylarca durduran bir avuç kahramandan bahsedeceğim.

Bugün birçoğumuz tarafından hiç bilinmeyen, tanınmayan bu isimsiz kahramanların hayatını cephelerde ve ateş altında, yakından takip edebilmek fırsatını bulmuş olanlardan başkasının, bunların yüksek özveri ve fedakârlıklarını anlayabilmeleri zordur. Canını, malını, her şeyini vatan uğruna, gülerek ve isteyerek feda etmek düşüncesinden asla geri durmamak ancak onlarda yanan mukaddes iç ateş ile mümkün olabilir.

İşte, Osmancık Gönüllü Taburu da bunlardan biri idi.

Irak çöllerinde ölmez ve unutulmaz bir nâm bırakan Osmancık Taburunu İstanbul’da teşkilatlandıran ve yetiştirenlerin başında Yüzbaşı Cemil, Yüzbaşı Hayri, Üsteğmen Nazillili Fuat, Doktor Yüzbaşı Sinoplu Sefer, Yüzbaşı Fatihli Lütfi, Üsteğmen Yusuf Ziya, Doktor Dersimli Rıza, Yüzbaşı Avni Boyacıköy, Süleyman Askeri Bey’in kâtibi Manastırlı Seyfi, Üsteğmen Fikri, Yüzbaşı Emirganlı Şevket, Yahya Kaptan ve Yüzbaşı Halim’in adlarını zikretmek lazım gelir.

Bunlardan Yüzbaşı Üsküdarlı Cemil ve Doktor Yüzbaşı Sinoplu Sefer’i ben ilk defa olarak harbin ilk haftalarında Nuruosmaniye’deki Teşkilat-ı Mahsusa binasında teşkilatın şefi Süleyman Askeri Bey’in odasında görmüş ve tanımıştım.

Kahraman Osmancık Taburu efradından bazıları, bir vazife ile gitmiş olduğu Necid Emiri ve Türk dostu İbnürreşid’in yanından henüz dönmüş olan meşhur yaver Mümtaz Bey ile baş başa vermiş uzun uzun görüşüyorlardı. Ailemizi yakinen tanıyan rahmetli Mümtaz Bey bizi tanıştırırken iltifatkâr ve samimi bir muhabbetle kardeşim Gazi Osman ve benden bahsetti. Doktor Sefer Bey’i esasen daha evvelden uzaktan tanıyordum; Enver Paşa’nın ve Süleyman Askeri Bey’in çok sevdikleri ve itimat ettikleri bu genç subaylar cesaret ve fedakârlıklar ile tanınmış teşkilatçı adamlardı.

Balkan Harbi’nin sonlarına doğru Garbî Trakya Türklerini Bulgar istilasından kurtarmak gayesi ile kurulan Garbî Trakya Geçici Hükümeti davasında canla başla çalışmış olan Yüzbaşı Cemil, Trablusgarp ve Bingazi’de de yararlık göstermiştir, Yüzbaşı Fatihli Lütfi, Eşref [Kuşçubaşı], Yüzbaşı Fehmi, Sami, İskeçeli Arif ve arkadaşlarının da Garbî Trakya işlerinde can siperâne hizmetleri olmuştur.

İstanbul’a varışımızdan bir kaç gün sonra, İzmit mebusu emekli Yüzbaşı Ziya Bey’in delâleti ile teşkilâttan [Teşkilat-ı Mahsusa] bir Bulgar filintası ile nagant tabancasını aldığım günün sevincini hâlâ hatırlarım. Benim, ailece yerleşmiş bulunduğumuz İsviçre’den gönüllü olarak memlekete gelişim hayata ve istikbâle doğru bilmeyerek attığım ilk adımdı: İsviçre, Enver Paşa, Süleyman Askerî, Osmancık Taburu... Bu isimler zihnimde pervane gibi dolaşıyordu.

Şimdi, geçmiş günlere bakarak, Birinci Cihan Harbi’ne ait notlarıma göz gezdirirken, çöl maceralarımıza ait bir çok hâtıraları, vakti ile bütün teferruatı ile kayıt etmediğimden kısmen unutmuş olduğumu işaret ediyorum; yalnız unutmadığım ve unutamayacağım vakalar arasında başlıca bir şey varsa o da Komutanımız Süleyman Askerî Bey’in Bercisiye koruluğu civarında intiharı ve bir çok fedakâr silâh arkadaşlarımızın şahadeti ile neticelenen Şuayyibe Muharebesi ile Osmancık Taburu Komutanı Üsküdarlı Cemil ve Doktor Yüzbaşı Sinoplu Sefer Beyleri kurban vererek başardığımız Rota müdafaasıdır.

O mahrumiyet, mücadele ve ıztıraplı günleri bugün imiş gibi hatırlıyorum, mahrumiyetin en büyüğü ve herkes için kıymetli olan bir tek şey vardı: Su!...

Harp meydanlarında verdiğimiz zayiattan başka, kuş uçmayan, kervan geçmeyen çöllerde, bin bir zahmet ve meşakkatten, açlık, susuzluk, güneş çarpması ve sıcak memleketlere mahsus birçok hastalıklardan ne aslan gibi delikanlılar kaybetmiştik.

Ne kadar mert ve kıymetli subay ve erlerimiz oralarda son nefeslerini vermişlerdi.

Kumların seraplarına karışmış olan bu mezarsız, şehitlerimizin de aziz hâtıraları önünde kalbimden taşan saygı hisleri ile eğilirim.

Vatan uğrunda imanla ölenlerin yüksek şerefi yanında her şeref sathî ve geçicidir.

Adetçe çok üstün düşman kuvvetlerinin Fav Boğazı’ndaki ilk ihraç hareketlerine mühimmatsız, topsuz ve vesaitsizlik içinde göğüs geren ve iklim ve arazi güçlüklerine rağmen tarif edemeyeceğim fedakârlıklar göstererek ilk müdafaayı tesis eden, kahraman Kurmay Binbaşı Adil Bey’ in fedakâr çelik yürekli Anadolu çocuklarından müteşekkil Türk müfrezesi olmuştur.

Bu müfreze efradının harp ederek çekilirken katlandıkları zahmetler ve müşkülât her türlü tasavvurun üstünde idi; ekserisinin elbiseleri parça parça, yarı çıplak vücutları; yorgunluk susuzluk ve gıdasızlıktan iskelete dönmüş bir halde henüz, vardıkları sol cenah cephemizin çarpışmalarına soluk almadan atılışları başlı başına bir kahramanlık destanıdır.

Rota mevkiini tutan, Osmancık Taburu gönüllüleri ile bunlara katılan bu şanlı Türk müfrezesinin fedakârlıklarını ölünceye kadar unutmayacağım. Millet ve memleket uğrunda gösterilen fedakârlık ve sadakat hiç bir zaman boşa gitmez.

Cepheye gitmek üzere Haydarpaşa’dan 28 Kasım 1914 cumartesi günü hareket etmiştik. İzmit’te bir saatten fazla bir duraklamadan sonra yolumuza devam ettik ve Büyük Derbend’i de geçtik. Sapanca’ya kadar uzanan göl ve orman ne güzel... Bilhassa Sapanca Gölü İsviçre göllerini, İsviçre’yi ve orada bıraktığım anne ve kardeşlerimi, mektebimi, bana hatırlattı. Her geçen dakika beni onlardan biraz daha ayırıyordu.

Kim bilir onları bir daha ne zaman görecektim?...

Bir dost elin yavaşça, omzuma dokunması ile bu tatlı hayal serap gibi bir anda söndü ve yok oldu...

Harp adamı olduğu kadar ince bir fikir ve kalem adamı olan yol arkadaşlarımızdan Yüzbaşı Halil Türkmen birlikte çay içmek üzere beni kompartımanına davet ediyordu. Halil Bey’le karşı karşıya oturuyoruz, istasyonlar sinema şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu...

Böylece, candan ve samimi arkadaşlarla seyahat ederek bir kaç günde, o sıralarda Bağdat şimendiferinin son istasyonu olan Pozantı’ya, vardık. Pozantı’dan sonra yolun mühim kısmını yaya olarak ve gerisini yaylı arabalarla yaparak Adana’ya; oradan da, kısmen tren kısmen de kamyonla yolculuk ederek Halep’e vardık. Halep’ten itibaren, başta bizden birkaç gün evvel otomobille hareket eden Süleyman Askeri Bey’in faytonu ile kara ve sonradan Osmancık taburundaki arkadaşlarla tekrar birleşerek, birlikte nehir yolu ile şahturlarla yolumuza devam ettik, burada Binbaşı Vedat Bey, Üsteğmen Osman Bey, Yüzbaşı Cemil, Doktor Yüzbaşı Sefer, Binbaşı Ali, Doktor Yüzbaşı Rıza, Topçu Yüzbaşı Şevki, Yüzbaşı Lütfi, muharrir ve sporcu Mehmet Ali Fetgeri ve Üsteğmen Nazillili Fuat Beyleri daha yakından tanımak fırsatını elde etmiş ve daha sonraları da çöl hareketinde, kendilerine karşı, daima artan bir hürmet ve bağlılık duymaya başlamıştım.

Vatanı içten bir aşkla seven Süleyman Askerî Bey’in bu genç idealist silah arkadaşları, granit kadar sağlam birer insan nümûnesi idiler. Maddi dünyayı hiçe sayan ve ateş hattında birer aslan kesilen Askeri Bey’in karargâh subayları, kendi haline bırakılmış uzak bir cephenin adeta ruhu ve her şeyi idiler. Cephenin, müdafaa tertibatını temin edecek, yardımcı bir kuvvet halinde düşmanla uğraşması için sol cenah emrine bir derecede müstakil bir fedai taburu verilmişti: Osmancık Taburu.

Efradının mühim kısmı Kocaelili, Rumelili seçme gönüllülerden müteşekkil olan bu taburun geceli gündüzlü, cüretkârne taciz baskınlardan usanan düşman, nihayet 20 Ocak 1915 sabahı, şafak sökerken Rota’daki ileri hatlarımıza ani bir surette taarruz etti. O tarihlerde, Irak’ta cereyan eden muharebeler, 19. ve 20. asırların pek garip bir mücadelesiydi.

Birkaç asır evvelki Elcezire ahalisinin zamanımıza aynen intikal etmiş nehir vasıtaları ile cephane teçhizat ve askerlerimizi nakletmek, 19. asrın artık müzelere devredilmiş eski toplarını kullanmak zorunda bulunan Basra cephesindeki fedakâr müfrezelerimiz 20. asrın son sistem harp vasıtalarıyla donatılmış, metanet ve cesaret ile tanınmış bir milletin evlâdı olan İngiliz askerleri ile aslanlar gibi harp ediyorlardı.

Servet ve endüstrinin, bizden esirgediği modern eksikleri Mehmetçiklerimizin kuvvetli pazusu, metin göğsü ile telâfiye çalışıyor ve insan takatinin dışında bir gayretle bütün güçlükleri yenmeye çalışarak ölümle pençeleşiyorduk. Bu uygun olmayan şartlar ve ahvale rağmen mühim muvaffakiyetler de elde ediyorduk. İşte Rota ve Şuayyibe Muharebeleri, böyle denk olmayan şartlar içinde cereyan etmişti.

Hasım kuvvet, Rota kanalının kuzeyindeki eski mantelli toplarımızı son sistem seri ateşli bataryaları ile susturarak, Rota’nın güney sahilinde, kahraman piyadelerimizin inatçı bir müdafaası ile karşılaşmıştı. Karşımızdakiler de, cidden cesurâne ve fedakârane harp ediyorlardı. Bu arada, erlerinin mühim kısmı, İngiliz çocukları ve hatta bir kısmı halis Londralı olan Oxfordshire ve Sandringhamshire hafif piyade taburları bataklıkta, dizlerine kadar suya batarak, ileri siperlerimize büyük bir cüretle yaklaşmışlar ve kanalın 700 metre yakınına ilerlemişlerdi. Yan tarafımıza sarkarak, arkamızı çevirmek isteyen bu iki cüretkâr taburu durdurmak ve püskürtmek vazifesini üzerine alan Yüzbaşı Cemil Bey, Osmancık Taburu fedailerinin başında yerden fışkırırcasına, harp meydanını inleten:

“Allah!... Allah!...” nidaları ile şiddetli bir çıkış hareketi yaptı...

Bu anda, muharebe, son derecede kızışmış bulunuyordu. İngilizler biraz hâkim vaziyette idiler... Osmancık gönüllülerinin bağırarak, haykırarak el bombaları ile hücuma geçişleri ile çöl adeta titriyordu. Bu sırada, en ilerideki Hintli kuvvetleri hatları arasında hafif bir kargaşalık sezildi; az sonra karşımızdaki kuvvetlerden siperlerimize kadar ileriye atılmış olan iki taburun da gerilemekte olduğu görülüyordu.

Öğleye kadar süren, çok çetin ve inatçı bir boğuşmadan sonra, müdafaadan karşı taarruza kalkan ve tamamen hücuma geçebilen erlerimizin azimkârane savlet ve takibi karşısında, karşı tarafın büyük kısmı da geri çekilmek zorunda kalarak Mezira’daki müstahkem ordugâhına sığınmıştı.

20 Ocak 1915 günü Rota suyunun kenarındaki bataklık arazide, Türk süngüsü saatlerce korku ve ölüm saçmış, sonunda da savaşı kazanmıştık. Ne yazık ki hain bir mermi ve bir şarapnel bu muharebelerin kahramanları Osmancık Taburu Kumandanı Cemil Bey’le Doktor Yüzbaşı Sefer Bey’i aramızdan ebediyen alıp götürmüştü...

Yüzbaşı Cemil Bey, bu muharebede en öne geçerek sadık ve fedakâr Osmancık Taburu gönüllülerini hücumdan hücuma kaldırırken, omuzuna isabet eden ve gövdesinin bir parçasını alıp götüren bir şarapnel parçası ile yaralanmıştı. Cemil Bey yarasına zerre kadar ehemmiyet vermeyerek ve:

“Hücum, hücum çocuklar!...”

sadası ile, bir kaç adım daha ileriye doğru yürüdükten sonra, kızgın kumların üzerine son damla kanını akıtıp sendelemesi ve sonra olduğu yere yıkılması bir olmuştu. Bir anda “hücum, hücum, çocuklar!” diye haykıran ses kesildi. Bir inilti, ağır yaralı bir aslan iniltisini andıran bu ses onun, son sesi idi... Rota müdafilerinin korkusuz komutanı Cemil Bey ölmüştü!

Hemen taburun başına geçen Doktor Yüzbaşı Sefer Bey de destansı bir kahraman gibi döğüşerek ve haykırarak, kurşun ve mermi yağmuru altında hücum ederken çok ağır bir yara almıştı; bu sırada kumandan Süleyman Askeri Bey, yanında hususi doktoru Yüzbaşı Nihat Sezai Bey’le yaveri Üsteğmen Rüsûhi Bey olduğu halde en ön hatlara giderken bacağından oldukça mühim bir yara alarak ilk vasıta ile Bağdat Askeri Hastanesi’ne götürülmek üzere vapura nakledildi. Doktor Yüzbaşı Sefer Bey, aynı vapurla Bağdad’a götürülürken arkadaşı Doktor Yüzbaşı Nihat Sezai’nin kolları arasında son nefesini vermişti.

Cemil ve Sefer Beylerin şahadetleri ve komutan Süleyman Askeri Bey’in ağır bir surette yaralanması üzerine hayret ve dehşet içinde kalan Osmancık Taburu gönüllüleri çılgına dönerek öfke ve şiddetle kati bir intikam saldırışına geçerek karşı tarafın döküntülerini de tamamen püskürtmüşlerdir. Aziz şehitlerimizin intikamı alınmıştı. Geç vakit yara bere içinde ordugâha muzafferen dönen ve fakat pek sevdikleri subay ve komutanlarının acısı ile teessür içinde içleri yanmakta olan yiğitlerimizin hepsi de aç ve susuz bulunmalarına rağmen ağızlarına bir lokma koymadan tüfeklerine sarılmış yarı uyku yarı uyanık sabahı etmişlerdi.

İşte Osmancık Taburu’nun, Rota müdafilerinin bu kahraman ve cidalci ruhu bütün harp boyunca Irak cephesinin her köşesinde yaşamıştır. Şimdi, birçoklarının kemikleri yâd ellerin toprak zerrelerine karışmış olan bu adsız ve mezarsız kahramanları sevgi ve saygı ile anarak yazdığım bu satırlara son verirken, kimin olduğunu şimdi hatırlayamadığım şu kıymetli sözleri tekrarlamaktan kendimi alamayacağım.

İnsanlar doğar, yaşar, ölür, ölenlerin çoğu unutulur. İsmi unutulmayan, kendi ölmüşken adı sanı yaşayanlar milletine vatanına, insanlara iyilik edenler, büyüklük gösterenlerdir.

GERÇEK BİR KAHRAMANLIK HİKAYESİ

Fedai Osmancık Taburu XII. Bölüm Düşmana Yüz Çevirmektense Kendini Öldüren Kahraman

O zamanki tren hattı Adana’ya kadar bile uzanmıyordu. Adana’ya yakın Pozantı da kesiliyordu. Buradan trenden indik, Adana’ya, Haleb’e bazen yaya, bazen at üstünde geldik. Halep’ten sonra Bağdat’a kadar da yaya gittik. Nihayet Bağdat’a geldik., Düşman Basrayı, almış ve Basra etrafında Şuaybe denilen yerde müstahkem bir mevki kurmuştu. Burası hakikaten çok mühim bir mevkidi. Fırat ile Dicle nehirleri burada birleşiyorlardı. Bu iki koca nehir buradan sonra Şattülarap adını alarak bir tek nehir halinde Basra körfezine akar.

İşte bizim vazifemiz bu müstahkem mevkiyi yok etmek, düşmanı buradan sürtükten sonra Basra’yı zaptetmek ve düşmanı geldiği denize dökmekti.

Taburdaki arkadaşlarımın ismini sıralamadan evvel bir noktayı kaydedeyim: Taburun subay kadrosu İstanbullulardan, er kadrosu da daha ziyade Kocaelili, yani İzmit ve Adapazarı havalisinden idi. Karşı tarafta da Londran’ın Lord ailelerinin çocuklarından teşkil edilen taburlar vardı.

Osmanlı imparatorluğunu kuran Sultan Osman’a izafeten bizim gönüller taburuna “Fedai Osmancık taburu” adı verilmişti. Malum olduğu üzere «Osmancık» kelimesi, kalemcik, ufacık gibi küçültme manasına gelmez. Bilâkis bu kelime saygı ve büyüklük manasına gelir, Sultan Osman’a da arkadaşları, saygı göstermek ve büyüklüğünü ifade edebilmek için «Osmancık» demişlerdir. İşte bizim taburun ismi de böyle bir kahramandan geliyordu

– Bizim taburda pek kıymetli subaylar vardı. Meselâ bunların içinde, benim gibi Avrupa’daki tahsilini yarıda bırakıp vatan müdafaasına koşan Hamza Osman’ı hiç unutamam. Sonra binbaşı Sarı Ali ne kahraman bir subaydı. (Sarı Ali meşhur Ali Çetin Kayadır. Cumhuriyet hükumetinde Nafia Vekili olarak pek çok hizmette bulunan bu Afyonlu kahraman, Yunanlılara karşı Ayvalıkta ilk silâhı atan kahraman olmak şerefini de kazanmıştır.) Fakat bizi en ziyade kendine bağlayan kaymakam (yarbay) Süleyman Askeri idi:

Zaten bu taburu İstanbulda teşkil eden ve bu uğurda gece gündüz çalışan Süleyman Askeri idi. Fakat ne yazık ki bu kahraman insan, yaralanınca, cepheden ayrılmak mecburiyetinde kaldığından kendini öldürmüştür.

Bu kahramanlık sahnesini defterime kaydetmeden geçemiyeceğim.

1915 senesi Mart sonları. Her yerde bu mevsim bahardır. Fakat çölde kış olmadığı için bizim bahardan haberimiz yok. Basra önlerinde İngilizlerin kurduğu Şuaybe müstahkem mevkii karşısındayız. Bir kaç serî topumuz vardı. Onlar da Kafkas cephesinin nazik ve ehemmiyetli durumu dolayısıyle oraya gönderilmişti. Şimdi elimizde birkaç tane ağızdan dolan eski sistem topumuzdan başka hiçbir ağır silâhımız yok. Yani bizim cephe, başkomutanlık tarafından âdeta tahliye edilmiş vaziyette.

Buna rağmen Süleyman Askeri Bey bu müstahkem mevkiye taarruz ederek Basra’yı zapt etmeye karar veriyor Müstahkem mevkiye taarruz etmek vazifesi bizim fedai taburuna verildi. Süleyman Askeri Bey de bu taburun başında hücuma geçecek.

29 Martta müstahkem mevkiye taarruza başladık. En önde giden Süleyman Askeri Bey müstahkem mevkinin tel örgülerini eli ile koparıp atıyor. Kahraman erler de ondan örnek alarak tel örgüleri elleri ile koparıp atıyorlar.

İlk gün lehimize geçti. Müstahkem mevkinin içine girmiştik. Ertesi sabah erkenden bu müsaid vaziyeti daha ileriye götürdük. Fakat ne yazık ki Süleyman Askeri Bey iki ayağından ağır surette yaralanmıştı. Taburumuzdan da birçok subay ve er aynı şekilde yaralanmışlar ve şehit düşmüşlerdi. Çünkü düşmanın ser’î ateşli topları ve makineli tüfekleri durmadan ölüm kurşunları ve şarapnelleri kusuyordu. Biz ise bu ateş deryasına karşı imanlı göğüslerimizi açıyorduk.

31 Mart günü, taarruz devam etti. Süleyman Askeri Bey çok ağır surette yaralı olmasına rağmen, yattığı bir sedye ile askerin arkasından gelerek taarruzu takip ve idare ediyordu. O gün öğleden sonra düşman imdat kuvvetleri getirdi.

Vaziyet aleyhimize dönmeğe başlamıştı. Bunun üzerine kahraman Süleyman Bey, askerin başına geçip hücumu tazelemek için sedyesinden inip atına binmek istedi. Fakat kemiklerine kadar işlemiş sayısız kurşunlar buna imkân vermedi. Şimdi, gözünden hiç yaş dökülmemiş olan bu kahraman adam ağlıyordu. Düşman durmadan imdat kuvvetleri getiriyordu. Harp talihinin İngilizlere döndüğünü gören Araplar da hemen İngiliz tarafına dönmüşlerdi. Tabur çevrilmek tehlikesi ile baş başa idi. Binbaşı Sarı Ali (Çetinkaya) sol tarafta kahramanca dayanıyor, son mukavemeti yapıyordu. Bu mukavemetin kazandıracağı vakitten istifade ederek taburu geri çekecektik. Fakat Süleyman Askeri Bey katiyen buna razı olmuyor:

– Son kurşuna, son askere kadar taarruza devam edilecek diye haykırıyor, arada bir, uzanmış olduğu sedyesindeıı yaralı bir arslan gibi kükreyerek ayağa kalkmak istiyor fakat muvaffak olamıyordu.

Onu, geri götürülmek üzere bir arabaya zorla bindirdiler. Süleyman Askeri Bey düşman karşısında, yaralı iken bile geri gitmeye razı olamıyor, ağlıyordu. Düşman da hücuma geçmiş olduğundan kurşunları, top mermileri daha yakından düşüyor ve çok tesirli oluyordu. Süleyman Askeri Beyin arabasını, bu tesirli ateşten kurtarmak için bir kum tepesi arkasına sakladılar. Yanındaki iki subay, vaziyeti görmek için arabadan inmişler, kum tepesinin üstüne çıkmışlardı. Bu esnada bir tabanca sesi duyuldu. İki subay telaş ile geri döndüler. Arabanın içine bakınca gördükleri manzaradan dehşetle titremişler ve sonra ağlamışlardı. Düşmana arka çevirmeyi şanına yediremeyen Süleyman Askeri Bey, arabada yalnız kalınca tabancasını çekerek kendisini öldürmüş.

Bu kahraman adamı yarbay elbisesi ile olduğu yere gömdüler. İşte çöllerde bıraktığımız arslanlardan biri. Nur içinde yatsın.

Kaynak: Reşat İleri – 1954 Kahramanlar Dergisi, 

Kaynak2: Hamza Osman Erkan, Bir Avuç Kahraman, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1946.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×