Milli Mücadele'de Mehmetçik ne giydi, ne yedi, hangi silahları kullandı?

Osmanlı İmparatorluğu en zor yıllarını yaşarken girdiği 1. Dünya Savaşı'ndan mağlup ayrılmıştı. Ülkenin ekonomik olarak zor durumda olmasının etkileri doğal olarak cepheye de yansımıştı. Peki 1. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında Mehmetçik ne giydi, ne yedi, kumanyalarında neler vardı, hangi silahları kullandı? Detaylar haberimizde.

Milli Mücadele'de Mehmetçik ne giydi, ne yedi, hangi silahları kullandı?
25 Aralık 2018 Salı 19:25

Dünya genelinde milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda tam bir milyon asker vardı. Subay, astsubay ve erlerden oluşan bu ordu, Galiçya’dan Kafkasya’ya, Gelibolu’dan Kırım’a, Yemen’den Trablusgarp’a kadar geniş bir coğrafyada savaştı. Süvariler, piyadeler, kayak birlikleri, bahriyeliler, havacılar, sıhhiyeciler, topçular tam dört yıl boyunca kar demeden, kış demeden, durmadan, dinlenmeden o cepheden bu cepheye koştu. Peki bu bir milyon asker ne yiyip ne içti, nasıl giyinip kuşandı?
Tunca Örses ve Necmettin Özçelik bu soruların cevabını yıllarca araştırdı. Arşivleri, özel koleksiyonları, müzeleri, aile albümlerini taradı. Tunca Örses (58), İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda keman, viyola ve piyano eğitimi görmüş bir sanatçı. Necmettin Özçelik ise ABD’de Indiana Üniversitesi mezunu bir ekonomist. Türkiye’nin kurtarıcılarına derin saygı ve vefa borcunu ödeme arzusuyla bir araya gelmişler. Kendileri gibi düşünen bir avuç araştırmacıyla Harp Tarihi Araştırma Grubu’nu kurmuşlar. Sonra da oturup birlikte bu kitabı yazmışlar: I. Dünya Savaşı’nda Türk Askeri Kıyafetleri. Bize, kıyamet günlerinde en ince ayrıntısına kadar askerlerimizin nasıl giyindiğini fotoğraflar ve çizimlerle anlattılar.

Tüfekle teçhizatlanmış askerin kıyafetiyle, tüfeğe göre organize olan savaşçının giysileri birbirinden farklı olmak zorundaydı. Harp meydanlarında daha çevik hareket etmelerini sağlayan, düşmanı sessizce kuşattığında arazinin rengine uyabilen yeni bir model ortaya çıkmalıydı. İngiliz, Fransız ve Alman orduları hızla değişmişti. Japonlar, Samurayları ortadan kaldırıp modern bir ordu kurdu. Osmanlı Ordusu da Japonya’daki gibi bir süreç yaşadı. "Gávur icadı silahlarla savaşmayız, gávurların kisvelerini giymeyiz" diyen Yeniçeriler girdikleri her savaşta yenilmeye başlamıştı.

Osmanlı’da modernleşmenin öncülerinden Padişah III. Selim döneminde her şey değişmeye başladı. Prusyalı Albay Von Goetze’nin, 1798’de Osmanlı Ordusu için hazırladığı raporun ardından "yeni düzen" anlamına gelen Nizamı Cedid hareketi başladı.

Ardından Mareşal Von Moltke dört yılını Türkiye’de geçirip Padişah’a danışmanlık yaptı. II. Mahmud reform hareketini hızlandırdı. Yeniçeri ocağını lağvederek modern ordunun geliştirilmesini sağladı. Ve askerlerin yüzyıllardır üstlerinde taşıdığı giysiler değişmeye başladı.

FES GİTTİ, SERPUŞ GELDİ

Değişim dalgası II. Abdülhamid döneminde de sürdü. Ama en büyük reform 1913’ün sonlarında gerçekleşti. Enver Paşa, askeri ataşe olarak Berlin’de bulunduğu sırada Töton geleneklerine bağlı disiplin anlayışıyla eğitilen Alman Ordusu’nun yenilmezliğine inanmıştı. Harbiye Nazırlığı görevine gelince ordu içinde yenileşmeye direnen bütün güçleri kısa bir zamanda temizledi. Ortaya çıkan yenileşme dalgası sırasında askerler, talim alanlarında marşlar söyleyerek, Alman Ordusu’nun yürüyüş biçimi olan sert kaz adımlarıyla geçit törenleri yapıyordu. Osmanlı Ordusu’nun mevcudu 820 bine çıktı. Muharip sınıf dışındakilerle bu sayı 1 milyona ulaştı.

Türk Ordusu, silah, araç-gereç, disiplin ve eğitim geleneklerini değiştirmeden beş yıl kadar önce yeni savaş koşullarına uygun kıyafetler konusunda devrim yapmıştı. Padişah buyruğuyla 18 Haziran 1909’da yürürlüğe giren "Elbise-i Askeriye Nizamnamesi" ile, kara kuvvetleri için tasarlanan yeni üniformalar belirlenmişti.

Bir yılda üniformalar tepeden tırnağa değişti. Değişim "fes"ten başlamıştı. Yaklaşık yüz yıldır kullanılan kırmızı fesin yerine haki renkli fes gelmişti. Bugün ne yazık ki hálá, romanlarda, belgesel ve sinema filmlerinde, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarındaki Türk askerlerinin başına kırmızı fes geçirmekte ısrar edenler çıkıyor. Oysa 1909’dan itibaren sedece fes değil, subay ve erlerin giydiği üniformanın rengi de hakiye dönüşmüştü. Subayların kıyafetleri şayaktan, erlerinki ise aba kumaştan imal ediliyordu. Birkaç yıl içinde haki fes, yerini serpuşa bırakıp tarihe gömüldü. Bir tür Laz başlığının tutkallanarak sertleştirilmesiyle imal edilen serpuş, ileriki yıllarda o dönemin başkomutan vekili Enver Paşa’nın isminden alınan ilhamla "Enveriye" olarak tanınacaktı.

ŞAPKA KAVGASI

Savaş yıllarında ortaya bir de "Cemaliye" adında bir başlık çıktı. İttihat Terakki’nin iki güçlü komutanı Enver ve Cemal paşaların rekabeti, bahriyenin yeni şapkasına isim olarak yansıdı. 13 santim yüksekliğinde, silindirik biçimli ve günlük siyah kıyafetlerle giyilmek üzere 1916’da imal edilen yeni şapka, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın adını alarak Cemaliye oldu. Başlıklar, iklim koşullarına ve farklı coğrafyalara göre şekil değiştirebiliyordu. Örneğin, Irak, İran, Hicaz ve Filistin cephelerinde savaşan sahra birlikleri üniformalarının üzerine kefiye ve agel adlı başlıklar takıyordu.

Bilirsiniz; Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’nda Kocatepe’den Afyon Ovası’na bakarken betimlediği Mustafa Kemal ile ilgili bir bölüm vardır. "Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. / Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam / nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu..."

Hepiniz şayak kalpağın ne zaman kullanılmaya başlandığını merak ediyorsunuzdur. Cevabı: 3 Ağustos 1910’dan itibaren. O tarihte yayınlanan "Askeri Serpuş Talimatnamesi"yle başlıklara düzen getirildi. Subaylar, çalışma ve resmi tatil günlerinde haki renkte astragan kalpak takmak zorundaydı. Kitaptan, halk arasında şayak kalpak olarak bilinen ve Nazım’ın şiirine de yanlış yansıyan başlığın aslında karakul kuzusu postundan elde edilen, hareli, kıvır kıvır bir kürk çeşidinden imal edildiğini öğreniyoruz.

Subay kıyafetleri, setre ya da günlük ceket, düz ve külot pantolondan oluşuyordu, çizme ya da kundurayla tamamlanıyordu. Subaylar günlük üniformaları dışında, cuma selamlıkları, ziyafet ve törenlerde, sivil yaşamda karşılığı redingot olan setre ceket kullanıyorlardı. "Katibim" şarkısındaki "Katibimin setresi uzun, eteği çamur" bölümünden hatırladığımız setre, lacivert kumaştan bir tür tören ceketiydi. Törenlerde setrelere köprülü ve püsküllü apoletler takılıyordu.

O devrin subay paltoları ve pelerinleri ise göz kamaştıracak kadar güzeldi. Ceketlerin ve paltoların yakalarındaki, sınıflarını gösteren renkli çuha parçaları üniformaya zarafet kazandırıyordu. Paşalar yakalarına kırmızı, tayyareciler turuncu, levazımcılar eflatun, nakliyeciler mor, süvariler gümüş renkli çuha takardı.

MİLLİ MÜCADELENİN KÜÇÜK MEHMETÇİKLERİ

Gazi Mehmet, Şehit İsmail 

“Antep mıntıkasında bunların en meşhurları Antepli Kebapçı Said Ağa’nın oğlu Mehmet, Şahin Bey’in oğlu Hayri, şehit yol ağasının oğlu Mehmet Ali, arzuhalci Ali Efendi’nin oğlu İsmail adındaki 11–12 yaşlarındaki çocuklardır. Bu çocuklar Arslan Bey’in başında bulunduğu milis kuvvetlerin içindeydiler. Diğer Kuvayı Millîyeciler gibi silahlı olup, yeri geldiğinde çatışmalara katılıyor ve çoğu zaman da istihbarat hizmetinde bulunuyorlardı. 

1920 yılının Ağustos ayında Antep kuşatmasının sıkışmış olduğu bir günde, Heyet-i Merkeziye, şehrin durumunu, Maraş’a yakın Sam köyünde bulunan Kolordu Komutanı Miralay Selahaddin Adil Bey’e bir rapor halinde yazmak lüzumunu hissetmişti. Hazırlanan mektubu Fransız kuşatmasını yarıp götürebilecek kişi aranırken, bu çocuklardan İsmail ve Mehmet göreve talip oldular. Mektup, Heyet-i Merkeziye tarafından bu iki çocuğa teslim edildi. 

Bu iki yavrucak silahlarını bırakıp başlarına keçe külah giyerek dilenci kılığına girdiler ve mektubu ilgili komutana ulaştırmak üzere yola çıktılar. Ancak kuşatma altında olan bölgede ilerlerken düşman askerlerine yakalandılar. Mehmet, mektubu bir bağ kütüğü altına saklayarak düşmanın eline geçmesini önledi. Fransız askerleri, ‘casus yakaladık’ diye bu iki çocuğu komutanları Kurmay Yarbay Abadi’nin huzuruna kadar çıkardılar. Çocukları konuşturmak istediler. Ancak bu çocuklardan, ‘Bizim babamız anamız şehit oldu. Dilenmek için çıktık. Şehirde yiyeceğimiz yok idi.’ cevabından başka bir şey işitemeyince Mehmet ve İsmail’i şehre geri dönmek şartıyla serbest bıraktılar. Akşam vakti yola çıkan bu çocuklara siperdeki düşman askerleri kasten ateş açtılar. İsmail dokuz, Mehmet dört yerinden yaralandı. 

Düşman mıntıkasında sabaha kadar kan kaybeden çocuklar, sabahleyin Fransızların cephedeki kendi yaralılarıyla birlikte hastaneye kaldırıldılar. Mehmet’in hastanede ayağı kesilerek hayatı kurtarıldı. Ancak İsmail hastanede şehit oldu. Bir ayağı kesilen Gazi Mehmet, hastanede iyileştikten sonra Türklerde esir bulunan Fransız kuvvetlerindeki iki Senegalli asker ile değiştirilerek Fransızların elinden kurtarıldı. Gazi Mehmet, dönüşünde yine Arslan Bey’in müfrezesine katıldı. Sonuna kadar elinde silahı, tek ayağı ile Milli Mücadele’de bilfiil yer aldı.”

Nezahet Onbaşı

Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey’in kızı olan 12 yaşındaki Nezahet, bu küçük yaşına rağmen elinde silahı, asker kıyafetli olarak Türk ordusuyla birlikte çeşitli muharebelere katılmıştı. Bu çocuk, Milli Mücadele boyunca 70’inci Piyade Alayı’nın bir mensubu olarak alayla birlikte tam bir asker gibi cepheden cepheye koşuyordu. Hatta bu alaya, o bölgede ‘Kızlı Alay’ denmişti. Ata binmesini ve silah kullanmasını çok iyi bilen ve kendisine Tümen Komutanı Ahmet Derviş Paşa tarafından “onbaşı” rütbesi verilen bu kız çocuğunun kahramanlığı ve fedakârlıkları TBMM’nin oturumlarına dahi konu olmuştu.(*)

Gediz Muharebelerinde umutsuzluğa düşmüş askerlerin önünü atıyla keserek “Ben babamın yanında ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?” diyen bu küçük onbaşı, bazıları tarafından “Türklerin Jean d’Arc’ı” olarak nitelendirilmişti.

Meclis’in 30 Ocak 1921 tarihli oturumunda Bursa Milletvekili Operatör Emin Bey (Erkul) muhtelif harp cephelerinde bilfiil çarpışmalara katılan 12 yaşlarındaki Nezahat Hanım’ın İstiklal Madalyası ile taltif edilmesine dair takrir verdi. Bu takrir görüşülürken söz alan İzmit Milletvekili Hamdi Namık Bey, İstiklal Madalyası yerine TBMM namına bu kıza büyüdüğü zaman çeyizini temin edecek bir hediye verilmesini teklif etti. Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey ise Türk tarihinde bir “paşa hanım” görmek istediğini söyleyerek Nezahet Hanım’a “mirimiran” rütbesinin verilmesini istedi. Bütün bu görüşmeler sırasında Nezahet Hanım’ın Milli Mücadeledeki kahramanlıkları ve hizmetleri uzun uzadıya dile getirildi.

Ancak Nezahet hakkında söylenenler ve yapılan bu teklifler Milli Mücadelenin o sıkıntılı, meşgaleli ve dar günlerinde unutulup gitmişti. (**)

Aradan geçen 65 yıl sonra bir gazetecinin konuyu gündeme getirmesiyle dönemin TBMM Başkanı Necmettin Karaduman tarafından kendisine takdir beratı verilmiştir. Nezahet Onbaşı, 06 Temmuz 1986’da Dolmabahçe Sarayı’nda sessiz sedasız bir törenle şükran plaketini aldığında tam 78 yaşında idi. Altı yıl sonra da madalyasını göremeden hayata gözlerini kapayacaktı.

Annesinin son günlerinde yeniden Milli Mücadele günlerini yaşamaya başladığını söyleyen büyük kızı İnci Üçok (Baysel) Nezahet Onbaşının ölüm anını şöyle anlatıyor:

“Çok rahatsızlanmıştı. Gülhane Askeri Tıp Akademisine kaldırdık. Hastanede, ‘Bak gördün mü Alay geldi. Karşıda askerler. Bak kızım babam beni almaya geldi. Alayın hepsi burada’ diyordu. Onlar son sözleri oldu.” (***)

Takvimler 31 Ekim 2013 tarihini gösterdiğinde TBMM’nin 30 Ocak 1921 tarihli oturumunda alınan karar 92 yıllık bir gecikmeyle olsa da yerine getirildi. Nezahet Baysal’ın İstiklal Madalyası, TBMM Başkanı Cemil Çiçek tarafından Meclis’te düzenlenen bir törenle torununun kızına takıldı. Meclis Başkanı Cemil Çiçek törende yaptığı konuşmada, “Baysel 1921’de Meclis kararı ile İstiklal Madalyası verilmesi kararlaştırılan ilk kişiydi. Bir borcumuz vardı. Gecikmiş olsa da bunu yerine getirmemiz gerekiyordu. Bunun için merhumenin ruhaniyetinden, mirasçılarından ve milletimizden özür diliyorum” dedi.

Kaynaklar:

(*) Doç. Dr. Nuri Köstüklü, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Milli Mücadelede Türk Çocukları ve Bir Destan, Mart 1997, Sayı 37

(**) Doç. Dr. Nuri Köstüklü, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Milli Mücadelede Türk Çocukları ve Bir Destan, Mart 1997, Sayı 37

(***) İsmail Çolak, Kuvayı İlmiye, Nesil Yayınları


İlgili Galeriler

Şimdi yorum yapabilirsiniz

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×