Sisi’nin kırmızı çizgiler arasında derinleşen meşruiyet krizi

Sisi yönetimi, ağırlaşan ekonomik krizin yönetilmez hale getirdiği ülkede derinleşen meşruiyet krizini aşmak ve muhtemel siyasi istikrarsızlıkları ötelemek için Körfez ekseninden gelecek ekonomik imkanlar uğruna Mısır dış politikasını bu eksenin kontrolüne bırakıyor

Google Haberlere Abone ol

NECMETTİN ACAR

Geçtiğimiz hafta Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin Kahire’de Hafter yanlısı kabile liderleriyle yaptığı toplantı ve bu toplantıda bu kabile liderlerinin Mısır ordusunu Libya’ya davet ettiğine dair haberler Sisi’nin Libya’ya yönelik olası askeri müdahale için meşruiyet arayışının bir tezahürü olarak yorumlandı. Çünkü Haziran ayı sonlarında “Sirte ve Cufra kırmızı çizgimizdir” diyerek Libya’ya yönelik askeri müdahale tehdidinde bulunan Sisi, bu söylemiyle, ulusal ve uluslararası aktörleri Libya’ya müdahale konusunda yeterince ikna edememişti.

Kahire’de Mısır ordusunun Libya’ya davet edilmesi gündemiyle organize edildiği anlaşılan bu toplantının zamanlaması da oldukça manidar. Mısır’ın Nil üzerindeki haklarını kısıtlayan “Rönesans” barajı konusunda bir anlaşmaya varılamaması ve Mısır ekonomisinin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) sürecindeki kayıplarının dayanılmaz bir boyuta ulaşmasıyla aynı döneme denk gelen bu toplantı, Sisi yönetiminin içeride meşruiyet krizini derinleştirecek gelişmeleri bir süreliğine de olsa erteleyebilir. Özellikle Etiyopya kanadından yapılan, taraflar arasında bir anlaşma olmazsa Temmuz-Ağustos aylarından itibaren barajda su tutulmaya başlanacağına yönelik açıklamalar Sisi yönetimini içeride epey zor durumda bırakıyor. Dolayısıyla Sisi’nin son dönemde Libya’ya yönelik cesur açıklamaları iç kamuoyunda, “ülkenin hayati çıkarlarına yönelik ciddi tehditleri engelleyemeyen başarısız lider” imajından kurtulma girişimleri gibi duruyor.

Mısır dış politikasını belirleyen temel unsurlar

Orta Doğu’nun demografik, entelektüel, askeri ve kültürel merkezi konumunda olan ve jeopolitik olarak da çok önemli bir pozisyonda bulunan Mısır tüm bu avantajlarının yanı sıra çok mühim yapısal sorunları da bünyesinde barındırıyor. Yüz milyonu aşan nüfusuyla bölgenin en kalabalık ülkesi olan Mısır’ın, bu nüfusa ekonomik refah sağlayacak iktisadi kaynaklardan önemli ölçüde mahrum olması bu yapısal sorunların en önemlisi. Bu yüzden ekonomi Mısır’da hem iç siyasetin hem de dış siyasetin en önemli gündem maddesidir. Mısır dış politikasını belirleyen en temel unsur bu iktisadi sorunlar ve ülkenin devasa ihtiyaçlarıdır.  

Ekonominin katma değer üretemeyen ve dışarıdan gelen ekonomik kaynaklara dayanan rantiyer karakteri ülkeyi küresel ekonomik krizler karşısında kırılganlaştırmakta ve ülkenin bu krizleri çoğu ülkeden daha ağır hissetmesine yol açmakta. Örneğin 2008 yılında yaşanan küresel finansal krizden en çok etkilenen ülkelerden birinin Mısır olması bu kırılganlığının bir sonucu. Çünkü yaklaşık 250 milyar dolarlık bir ekonomik büyüklüğe sahip olan Mısır’ın toplam milli gelirinin neredeyse yüzde 20’sinden fazlası ülkeye dışarıdan geliyor (işçi dövizleri, dış yardımlar, Süveyş gelirleri ve turizm gelirleri). 2010 yılında ülkeye sıçrayan Arap Baharı ve düzenlenen yaygın sokak gösterileri, 2008’de yaşanan finansal kriz sonucu dışarıdan gelen bu kaynakların azalmasının ülke siyasetine yansımalarından biri.

Benzer şekilde 2019 yılı sonlarında ortaya çıkan ve çok kısa bir sürede tüm dünyayı etkileyen Kovid-19 pandemisi süreci de Mısır ekonomisine çok ağır bir darbe vurdu. Nitekim Maliye Bakanı Muhammed Maait Temmuz ayı başında yaptığı açıklamada Kovid-19 sürecinde devletin yaklaşık 9 milyar dolar gelir kaybına uğradığını bildirdi. Körfez bölgesinde çalışan ve ülkesine yıllık 25-30 milyar dolar işçi dövizi gönderen Mısırlı işçilerin bu süreçte işsiz kalması, yıllık 12 milyar doların üzerinde gelir sağlayan turizm sektörünün tamamen durma noktasına gelmesi, 6 milyar dolar civarında seyreden Süveyş Kanalı gelirlerinin küresel iktisadi yavaşlamaya da bağlı olarak azalması, zaten 250 milyar dolarlık bir ekonomik büyüklüğe sahip Mısır’da ekonomik görünümü kabusa çeviriyor.

Tüm bu sayılan ve dönemsel olarak da yorumlanabilen ekonomik sorunlara ilaveten Mısır için en büyük tehdit Nil nehrindeki Mısır hakimiyetinin zayıflayarak ortadan kalkması. Arap Baharı sürecinde Mısır’ın zayıflamasından da istifade eden Etiyopya’nın 2011 yılında Nil’in en büyük kolu olan Mavi Nil üzerinde inşa etmeye başladığı Rönesans Barajı, Mısır’ın hayat damarı olan Nil üzerinde uzun yıllara dayanan hakimiyetini sonlandıracak en önemli potansiyel girişim. Halbuki 1929 ve 1959 yıllarında imzalanan anlaşmalarda Mısır’ın Nil sularından en büyük payı (55,5 milyar km3/yıl) alması kararlaştırılmıştı. Yine bu anlaşmalara göre Etiyopya, 184 milyar km3’ü sınırları içinden çıkmasına rağmen, Nil sularının sadece yüzde 3’ünden istifade edebilecekti.

Fakat inşa edilen bu barajda su tutulmaya başlandığında, Mısır’ın Nil’den kullandığı su miktarı yıllık en az 10 milyar km3 azalacak. Bu durum, ekonomisi büyük ölçüde bu nehre bağlı olan ve hızla artan nüfusuna bağlı olarak suya ihtiyacı da artmakta olan Mısır açısından çok büyük bir kayıp olacak. Mısır’ın Nil üstündeki hakimiyetinin bu şekilde sonlanması ülkedeki kalabalık nüfus için yeterli gıda üretemeyen tarım sektörünü daha da zayıflatmakla kalmayacak, içme suyu problemlerinin de ortaya çıkmasına yol açabilecektir. Bu veriler ışığında, rasyonel bir değerlendirmeyle, Nil üzerine inşa edilen bu baraj, Mısır’ın en önemli ulusal güvenlik sorunu ve dış politika gündemi olmalıydı.

Sisi neden barajı bırakıp Libya’da kırmızı çizgiler çiziyor?

Ülke ekonomisinin can damarı mesabesindeki Nil nehrinin Mısır’ın hakimiyetinden çıkması en önemli ulusal çıkar ve dış politika gündemi olması gerekirken Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, herkesi hayrete düşürecek bir cesaretle Libya’nın, Mısır sınırına yüzlerce kilometre uzakta olan, Sirte ve Cufra şehirlerini Mısır’ın kırmızı çizgisi olarak ilan ediyor. Son dönemde Mısır’ın Libya’daki darbeci Hafter yönetimine yönelik askeri yardımları ve Hafter yanlısı kabilelerin Mısır ordusunu Libya’nın BM tarafından tanınan meşru Ulusal Mutabakat Hükümetine (UMH) karşı savaşmak için Libya’ya davet etmesi, Sisi’nin askeri seçenek konusunda ciddi olduğunun işaretleri. 20 Temmuz Pazartesi günü Mısır parlamentosunun Libya’ya yönelik askeri müdahaleye onay veren kararı da Sisi yönetiminin Libya’ya askeri müdahale konusunda istekli olduğunu gösteren başka bir gelişme.

Burada akla gelen ilk soru, Sisi’nin neden ülkenin en önemli ulusal güvenlik meselesi olması gereken Mısır’ın Nil üzerindeki haklarını kısıtlama girişimlerini bırakıp da Libya kriziyle bu kadar yakından ilgilendiğidir. Bu sorunun çok basit bir cevabı bulunuyor: Arap Baharı sürecinde yaşanan istikrarsızlıkların ülkede ortaya çıkardığı ekonomik faturaya ilaveten Kovid-19 sürecinde derinleşen ekonomik kriz, Mısır’da rasyonel bir dış politika ve ulusal güvenlik tanımlamasını imkansızlaştırıyor. Bu durumda ülkeyi yöneten kadro, ülkenin uzun vadeli ve hayati çıkarlarına yönelik tehditler yerine acil olanlara odaklanarak günü kurtarma peşine düşüyor. İşte bu yüzden Sisi yönetimi, ağırlaşan ekonomik krizin yönetilmez hale getirdiği ülkede derinleşen meşruiyet krizini aşmak ve muhtemel siyasi istikrarsızlıkları ötelemek için Körfez ekseninden (BAE-Suudi ekseni) gelecek ekonomik imkanlar uğruna Mısır dış politikasını bu eksenin kontrolüne bırakıyor. Özellikle son dönemde Fransa’nın da Libya’da Hafter’in zayıflayan askeri kapasitesini tahkim etmek ve sahada büyük kayıplar yaşamasını engellemek için Mısır’ı bir opsiyon olarak görmesi Sisi yönetimini bu yönde cesaretlendiren diğer bir unsur oldu. Ancak son günlerde Sisi yönetimi, BAE-Suudi ekseni ve Fransa’nın da teşvikiyle, Libya’ya yönelik askeri müdahalede kararlılık mesajları vermeye devam etse de ülkenin askeri/endüstriyel kapasitesinin böyle bir müdahalenin altından kalkamayacağını tahmin etmek çok zor değil. Bu gerçeğin farkında olan Sisi, bir taraftan “Libya’da olanlara sessiz kalmayacağız” söylemiyle askeri seçeneğin masada olduğunu belirtse de diğer yandan ateşkes ve barış anlaşmasına vurgu yapıyor.

Orta Doğu siyasetini yakından takip edenler bilirler ki Mısır’ınki dâhil Arap orduları, rejimlerin içeriden gelen bir basınçla yıkılmasını önlemek üzere tasarlanmış ordulardır. Bu yüzden söz konusu askeri yapıların herhangi bir sınır ötesi operasyon yapabilme ve dışarıdan gelebilecek bir tehdidi caydırabilme kabiliyetleri epey sınırlıdır. Örneğin Mısır ordusu, bölgedeki en büyük askeri kapasiteye sahip olmasına rağmen son yüzyılda girdiği çok sayıda çatışmada herhangi bir başarı elde edememiştir. Benzer şekilde uzun yıllar savunmaya çok büyük bütçeler ayırarak ordusunu son derece modern silah sistemleriyle donatan Suudi Arabistan da beş yılı aşkın süredir devam eden Yemen savaşında herhangi bir askeri başarı elde edemedi.

Son dönemde bölgede yaşananlar yönetici kadroların geçmişte yaşanan bu başarısızlıklardan ders çıkaramadığını gösteriyor. Özellikle Libya konusunda cesur açıklamalar yapan Mısır’ın yönetici kadrosunun, 1962 yılındaki Yemen iç savaşı sırasında yaşananlardan yeterince ders çıkarmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. O dönemde de tıpkı bugünkü gibi bazı Yemenli kabileler Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ı Yemen’e yönelik askeri müdahale için davet etmişlerdi. Fakat uzun süren yıpratıcı bir savaşta Mısır hiçbir başarı kazanamadığı gibi zayıflayan askeri kapasitesi yüzünden 1967 yılındaki Arap-İsrail savaşında kısa sürede tüm Sina yarımadasını kaybetmiş, İsrail’le küçük düşürücü bir anlaşma imzalamaya mecbur kalmıştı. Bugün Mısır ordusunu Libya çöllerinde askeri müdahaleye zorlayanların da zihinlerinin derinliklerinde benzer bir senaryonun olduğunu söyleyebiliriz.

[Dr. Necmettin Acar Mardin Artuklu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]

Kaynak: AA

Yorumlar