İran'da neler oluyor, işte uzman görüşleri | DOSYA

İran'da ekonomik gerekçelerle başlayan protesto gösterileri her geçen farklı bir boyut kazanıyor. Rejim karşıtı gösterilere dönüşen protestolarda şu ana kadar 18 kişi hayatını kaybetti. Yorumculara göre protestoların asıl kaynağı ekonomik nedenler ancak dış güçlerin bunu istismar etmesinin kaçınılmaz olduğu yorumları da yapılıyor.

İran'da neler oluyor, işte uzman görüşleri | DOSYA
02 Ocak 2018 Salı 08:12

Sonhaberler | Haber Merkezi

İran'da ekonomik gerekçelerle başlayarak rejim karşıtı gösterilere dönüşen olaylarda ölü sayısı her geçen gün artıyor. Hükümet ve ordu güçlerinden henüz çok sert bir müdahale gelmemesine rağmen ölü sayısında artış yaşanıyor. Devrim Muhafızları olayların daha da büyümesi halinde 'demir yumrukla' cevap vereceklerini açıkladı. Öte yandan ülkenin karışmasını dört gözle bekleyen ABD ve benzeri ülkelerden göstericileri daha çok kışkırtan açıklamalar geliyor. İran yönetimi ise bunların farkında olarak iç kamuoyunu sakinleştirmeye yönelik açıklamalarda bulunuyor. Ülkedeki gösterilerin nereye varacağı ise henüz kestirilemiyor. Yorumculara göre hükümetin göstericilere kulak vermesi gerekiyor. İşte İran'da yaşananlarla ilgili yorumlardan bazıları:

ABDURRAHMAN DİLİPAK: SIRADAKİ ÜLKE İRAN | AKİT

İran miladi yeni yıla şiddet olayları ile girdi. Birçok şehirde farklı gruplar sokaklarda.

Özgür İran Hareketi lideri Meryem Rajavi “şiddeti artırın” çağrısında bulundu. Meryem Rejavi özellikle seküler kesimi temsil etmesi yanında batı medyası için de İran’daki ayaklanmanın adeta ekran yüzü haline getirilmeye çalışılıyor.

ABD açıkça bu hareketlere destek veriyor. ABD vatandaşı olan ve CIA ile doğrudan ve dolaylı olarak bağlantılı birçok halkın mücahidi üyesi, ya da Arap, Kürt, Türki bölgede. Bu unsurlar bir süreden beri İran’a giriş yapıyorlardı. Kim STK üyesi, kimi gazeteci, kimi iş adamı kartviziti kullanıyor. Ve İran’daki dindar, laik, etnik gruplar her kesimden insanlarla yakın ve sıcak bir temas kurmuşlar.

Tabi, işin içinde İsrail de var, Suudi Arabistan da, BAE de!

Sokak gösterilerine katılanlar “Filistin’i bırak, bize bak!” diye slogan atıyor. İsrail’i, Irak’ı, Lübnan’ı, Suriye’yi, Yemen’i bırak” demiyorlar. “Bu komplonun arkasında kim var“ sorusunun cevabı bu tespitte gizli.

Bugünkü eylemlerin zamanlaması da ilginç. Birçok yönden 2009’a benzemiyor. Birçok noktada birden, dini, etnik, ideolojik ve politik birçok grup sokağa çekilmiş. Yolsuzluk ana tema ve tabi özgürlük ve demokrasi talepleri ile devam ediyor göstericilerin istekleri. Gösteriler tam da yılbaşına denk gelecek şekilde planlanmış. Bir yandan Zarrap, öte yandan Zindaşti ülke gündemine oturmuş.

Ahmed-i Necat ve Hüccetiye Tarikatı Mehdi üzerinden bir kampanya yürütüyor. Kum bu vesile ile tekrar sesini yükseltmeye çalışıyor. Hükümet bir yanda, Hamaney öte yanda, Meclis ve Bazar araya sıkışmış durumda. Devrim muhafızları kendi içinde bölünmüş. Huzistan bölgesi, Hamaney sonrası döneme hazırlanıyor. Bir yandan İran entelijansiyası, yönetimdeki çiftbaşlılığı, İran’ın Suriye, Yemen, Irak politikasını tartışıyor.

Bugün İran’da yaşananlar bizdeki Gezi provokasyonuna benziyor.

Göstericiler Türkiye’deki gibi sosyal medya üzerinden örgütlendiler. Hükümet son olarak ‘barışın korunması’ için geçici olarak Instagram ve mesajlaşma uygulaması Telegram’ı engelleme kararı aldı.

Bu olayların, tam da başörtüsü takmayanların tutuklanma ve sanık olarak yargılanmasının önüne geçilmesi için yapılan düzenlemenin hemen ardından bu olayların başlamasının da altını çizmek gerek.

Görünen o ki, İran’daki olaylar bugünden yarına sonuçlanmayacak. Kriz derinleşebilir, şiddetlenebilir daha yaygın bir hale gelebilir.. Bir de birileri bu durumu fırsat bilip kötü gidişin sorumluluğunu belli çevrelere yıkmaya çalışabilir.. Hükümet ve devrim muhafızları kendi muhalefetlerinin sindirmek, susturmak, tasfiye etmek için bu olayları kullanmak isteyecektir.

Öyle anlaşılıyor ki, İran hükümeti, bu süreçte Türkiye tecrübesinden yararlanmak isteyecektir. Ancak, bu planının arkasındakiler de Türkiye tecrübesinden ders çıkartarak, birçok ihtimale karşı senaryolarının hazır olması gerekir..

Bir süre önce yazmıştım. İran’ın da FETÖ’sü var.. Hem de birkaç tane. ABD, Suriye ve Irak üzerinden, Kuzey sınırından ve Afganistan üzerinden girişlerle paramiliter gruplar nokta hedefler ve kitleye yönelik ses getiren eylemler için düğmeye basmış olabilir. İran hükümeti sert de olsa, yumuşak da davransa birileri her iki halde de bundan yararlanmaya çalışacak. Ekonomi kilitlenmeye çalışılacak. Bu iş zamana yayılacak olursa herkes birbirini suçlayacak.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in 2018 yılı için yayınladığı mesajında umut yok, endişe hakimdi. Guterres şöyle dedi: «Bir yıldır Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri durumundayım, amacım 2017 yılının barış içinde geçmesini temin etmekti. Ama maalesef başarılı olamadım ve olamadık. 2018 yılı içinde dünya barışı için pek de ümitli değilim, bence dünyamız kırmızı çizgisinde olup yeni tehlikeler içinde bulunuyor. Bu kriz nükleer savaş korkusu olup, soğuk savaş sonrasında yaşanan en tehlikeli durumdur. Bu tehlikeli havayı derhal değiştirmemiz gerekir. Bütün dünya ülkelerinin yeni yıla bu zor duruma yıkıcı değil, yapıcı olarak yaklaşması gerekir. 2018 yılının dünya insanlarına hayırlı ve uğurlu olmasını sağlıklı ve barış içinde geçmesini temenni ederim.»

“Ayetullah Mike” lakabıyla bilinen, CIA’in birçok gizli operasyonunu yöneten ve Müslümanlığı seçtiği duyurulan kişi, Michael D’Andrea, CIA’in İran operasyonlarının başına getirildi.

“Sertlik yanlısı ve agresif bir kişilik” olan ve “Ayetullah Mike” ya da “Karanlık Prens” lakaplarıyla tanınan D’Andrea’nın CIA’da İran ile ilgili bölüme atanmasının, Beyaz Saray’ın bu konuyu öncelikli olarak ele aldığını ve bir operasyon hazırlığının işareti olarak görülebileceği belirtiliyor.

İran’ın işi zor. Karşı cephede, laikler, solcular, liberaller, herkes var. Olaylarda ölü sayısı 12 oldu. Yüzlerce yaralı, gözaltı var. Son gelen bir haber daha var: Üç yıl önceki suikastı Tahran’ı uyararak engelleyen Washington, bu kez Tel Aviv yönetimiyle İranlı general Kasım Süleymani’nin öldürülmesi için anlaştı.

Göstericiler valiliklere, karakollara, askeri merkezlere saldırıyor. Şimdilik karakollar ve askeri üslere yapılan saldırılar püskürtülse de, bazı resmi daireler göstericiler tarafından işgal edildi..

ABD açıkça göstericilere destek veriyor. Trump “İran’da şimdi değişim zamanı” dedi. Göstericiler, daha önce yolsuzluk ve özgürlük sloganı atarken, şimdi “diktatöre ölüm” sloganı atmaya başladılar. Gösteriler Tahran, Meşhed, Kum, Kirmanşah, Hamedan ve Reşt gibi önemli merkezlerde devam ediyor. Can kayıpları toplumdaki tedirginlikleri de artırıyor.

Görünen o ki, bu durum İran’ın Gezi’si. Şimdilik olay gençlerle hükümet/rejim yanlıları arasında. Mollalar hükümete destek verse de, Bazar ve Mollalar doğrudan meydana çıkmış değil. Daha çok muhalif ve genç gruplar ile asker ve polis, devrim muhafızları arasındaki bir çatışma görünümü veriyor.

ABD, yıllardır sahip çıktığı Halkın Mücahidleri üzerinden, sosyal medya ve uydu kanalları üzerinden halkı sokağa çıkmaya çağırırken, hükümet merkezi sistemden sosyal medya iletişimi engellemiş durumda. İçerideki basın ise bu konuda daha ihtiyatlı bir dil kullanıyor. Uydu kanalları ise abartılı haberler veriyor.

ABD, öyle anlaşılıyor ki, Suudi Arabistan ile İran arasında bir füze savaşı yerine, iç karışıklıklarla İran’ı köşeye sıkıştırarak teslim almaya çalışıyor. Mısır, Suudi Arabistan ve İran üçgenini kontrol ederek bölgeyi yeniden dizayn etmek istiyor.. Mısır’ı Libya ve Sudan’a doğru genişletebilir, Suudi noktasını Arap yarımadasına şamil kılabilir, İran’ı Pakistan’a doğru uzatabilir. Böylece Türkiye’nin İslam coğrafyası ile arasına bir bariyer oluşturmuş olur. Şiiler ve Selefileri ve kutsal mekânları kontrol ederek Sünni dünyaya karşı bir kalkan oluşturmak hesabı yapıyor olabilirler.

Onların böyle bir hesabı var. Görelim Mevla’m neyler. Selam ve dua ile..

ERGÜN DİLER: ACEM BAHARI | TAKVİM

2018'in herkese sağlık, huzur, mutluluk getirmesi dileğiyle kaldığımız yerden devam ediyoruz...

Daha önce yazdıklarımı hatırlatmak istemiyorum. Bazen mecbur kalıyorum. Yine öyle bir zaman diliminden geçiyoruz.

18 Ekim'de altını çizdim sanırım...

O gün şunları yazmıştım: MICHAEL D'ANDREA...

CIA'nın kara kutusudur.

D'Andrea'nın İRAN MASASININ başına geçmesi yeni bir dönemin habercisidir...

D'Andrea'nın göreve gelmesi, işlerin karışacağının göstergesi... Kaotik dönemin başlangıcı... D'Andrea, Farsça, Arapça ve Türkçe bilir... Şimdi Ortadoğu'da yeni bir düzen kurulacak.

Michael D'Andrea da bu düzenin mimarı olacak. Bu konunun uzmanı D'Andrea, 3 yıldır Pentagon'un emri ile bu planı hazırlıyor. Eşinin Müslüman olması, sonra kimse inanmasa da kendisinin de Müslümanlığı tercih etmesi, onun bölgede çok güçlenmesini sağladı...

D'Andrea İRAN'daki olayların gizli oyuncusu... Önümüzdeki dönemde muhtemelen ismini daha çok duyacağız.

Özel biridir. Çok özel bir eğitim almıştır.

Ve bunu şimdi sahada göstermektedir...

Peki İRAN'daki olaylar nasıl başladı?

Daha doğrusu bu karar ne zaman, nerede alındı? Cevabı bulunması gereken sorular bunlar...

8 Kasım 2016 günü hem ABD için hem dünya için önemli bir gündü! O günün gecesi daha da özeldi! O saatler özellikle İran için önem taşıyordu.

Trump seçilmiş ancak koltuğuna daha oturmamıştı. O gece İKİ ÖNEMLİ İSMİ seçim merkezindeki ofise çağırdı. GİZLİ YAPILAN görüşmede masada İRAN vardı. Gelenler CIA DİREKTÖRLÜĞÜNE gelecek olan Mike Pompeo ile kısa süre sonra İRAN MASASINI yönetecek olan Michael D'Andrea'ydı! Görüşme kararlılıkla başladı ve bitti!

90 dakika süren toplantıdaki tek konu İran'dı. Trump, göreve gelmeden önce İran konusunda en detaylı bilgiyi alan kişiydi. Çünkü İran, BAZI YAHUDİ LOBİLERİNİN en kısa sürede güçsüzleştirilmesini istediği bir ülkeydi. Trump da, 20 Ocak'ta görevi teslim aldıktan sonra ilk adım olarak Obama'nın İran'la yaptığı anlaşmayı çöpe atacağını söyledi. Hatırlayın! İşareti vermişti yani... İran'da rejimi değiştirmek için ne gerekiyorsa yapacaklardı. Bütün emirler ve alt yapı hazırdı! Pompeo henüz CIA Direktörü olmamıştı ama İran konusunda atılacak adımlar belirlenmişti.

Trump hızlı bir şekilde İRAN KARARLARI aldı. Michael D'Andrea, CIA İran Masası Şefi oldu. İLK İŞ OLARAK TAHRAN'DAKİ GİZLİ 2 CIA EVİNİ HAREKETE GEÇİRDİ!

Sonrasında İran'lı muhaliflerle bir araya geldi. 2018 yılında İran'da başlatılacak ayaklanmayı organize etti.

Tabii ayaklanma önemliydi.

Ancak ayaklanmadan sonra atılacak adımların da eksiksiz ve kesintisiz olması gerekiyordu. Eğer ayaklanma başlatılırsa ve ardından da ambargonun derinleştirilmesi hızlanırsa, İran rejiminin eli kolu bağlanacaktı. İlk adım geçtiğimiz Cuma günü atıldı. KAOS için start verildi.

Tahran, Reşt, Zencan, Kirmanşah, İsfahan, Hamadan ve Meşhed'de tam 40 noktada sokaklar karıştı. İranlı muhalifler sokaklara çıkarken ABD de sosyal medyadan aralıksız destek veriyordu.

İran'ın içindeki olaylar bir anda başlıyor ve uzaklardaki ABD'den an be an destek mesajları atılıyordu. EN üst koltuklardan!

Bu görev dağılımı nedeniyle birinci ve ikinci adım çok başarılı oldu. 3. adım olarak İran'ın uluslararası para dolaşımı engellenecekti. İran yönetiminin yurt dışındaki paraları açıklanmasa da bloke edilecekti. Belki de şu an edildi bile...

İran'la iş yapan ülkelere son bir uyarı daha gidecek. Eğer bu ülkeler hala İran'la iş yapmakta ısrar ederse, ayaklanma sonrası yaşanacak gelişmelerden etkilenecekler. Trump, 20 Ocak günü görevi teslim aldıktan sonra yaptığı ilk toplantıda "1 yıl sonra bu saatlerde İran'da rejimin değişeceğini biliyorum" demişti. Planları böyleydi! İran merkezde.

Büyük değişimi İRAN'dan başlatıp oyunlarını kurmak istiyorlardı...

Michael D'Andrea'nın ne kadar özel biri olduğu yine bir CIA yetkilisi tarafından da açıklandı. CIA ajanı Robert Eatinger, "Michael D'Andrea CIA İran Masası Şefi olarak atandı. Çünkü mezun olduğu dönemin en iyisi. En etkilisi. Hata yapmamasıyla ünlü. İran, bir süre önce Michael D'Andrea'nın bu özel göreve atanmasındaki planı anlayamadı. İran için zor günler o atamayla başladı. Ancak dikkatlice izlediğiniz zaman İran'ın bunu anlamadığını net olarak görebiliyoruz" dedi. Biz yazarken İran sanırım görmüyordu yaşanacakları...

İran'da İKİ CIA EVİ VAR! Bu doğru.

Ancak Michael D'Andrea'nın yönetebilme şansının olduğu ev sayısı 4 bin! Pek çoğu da TAHRAN'da! Biz bilmesek de şu an için ORTADOĞU'daki en tehlikeli isim Michael D'Andrea.

Bunu da yakında herkese göstermek niyetinde. İran, bu ayaklanmayı Avrupa ülkelerindeki halkların sokağa çıkması gibi algılayabilir. Eğer olaya böyle bakarsa büyük hata yapmış olur. Öyle olmadığını anladıklarında da iş işten geçmiş olur.

Arkada çok iyi düşünülmüş bir plan var.

İyi organize olmuş bir ekip var. Hedefleri de İRAN!

Madalyonun bir de öteki yüzü vardı tabii. DARBELERE GİDEN YOLDA HEP İÇERİDEN VE TEPELERDEN BİRİLERİ DESTEK VERİR! BU KURAL DEĞİŞMEZ... İran'a bakınca da bunu görmek zor değil...

Bugün İran Cumhurbaşkanı Ruhani'nin yanında bulunan birçok önemli isim de bu ayaklanmaya destek veriyor. Ortaya çıkın emri geldiği anda onları tüm dünya görecek. Bir iktidarı değiştirmek istiyorsanız hedef kişinin yanındakileri kendinize bağlamanız şarttır! Washington da öyle yaptı. SÖZ KESTİĞİ İSİMLER VARDI. Michael D'Andrea bunu da organize etti. Michael D'Andrea'nın kendi gibi özel biri olan eşi de bu plana çok önemli destekler verdi.

ABD, rejim değişikliğinden sonra göreve getireceği ismi bile hazırladı.

Yaptıkları plana sonuna kadar güveniyorlar. Yani Ruhani'den sonraki isimler bile hazır. Temas sağlandı söz alındı! Bu kişi Ruhani'ye uzak biri de değil. Arabistan'ın ılımlı İslam kararının benzerini Tahran'da göreceğiz.

Eğer KAOSTAN İSTEDİKLERİ SONUCU ÇIKARMAYI BAŞARIRLARSA TABİİ !

Eğer çok inandıkları planları öngörülemeyen bir noktada tıkanırsa bu kez D'Andrea'nın asıl planı devreye girecek! İran'ın istediği olmasın diye tansiyonu yükseltecekler. O zaman bölgede yaşanacak hareketlilik, İran dışında 4-5 ülkeyi daha etkileyecek.

Mezhep savaşı aslında ilk planda vardı.

Ancak İran'da rejimin değişmesi halinde bu planı rafa kaldıracaklardı. Çünkü mezhep savaşının yaratacağı etkinin boyutlarını bilecek bir bilgisayar veya yapay zeka henüz yok. ABD de, bölgeyi ele geçirmek isterken tamamını kaybetme riskini göze alamadı. O nedenle mezhep savaşı şimdilik rafta. Eğer ABD planlarında başarılı olamazsa, o zaman mezhep savaşı raftan iner. Bu da ikinci plan... Ve güncelliğini korumakta!

İKİNCİ PLAN GEREĞİNCE belirlenen 600 nokta var! Bu noktalara düzenlenecek saldırı ile bir anda mezhep savaşına uyanırız. Trump aslında göreve geldiği anda ilk isteği MEZHEP SAVAŞI oldu. Bunun başarılması halinde büyük planın da hızlanacağını düşündü.

Ancak Körfez ülkelerinde istenilen güce ulaşamayan ABD, mezhep savaşından vazgeçti. İran hala bu olayın ne kadar ciddi olduğunu kavrayamadı. İran'ın protestolara müdahil olacak güvenlik birimleri, hala olayların artacağını düşünmüyor. ABD, İran olayında tek taraf olmayı seçti. Yanına kimseyi de istemiyor. Ancak karşısında da kimseyi görmek istemiyor. Eğer İran'ı ciddi şekilde savunan bir ülke olursa, ABD mutlak bu ülkeyi de hedefe koyacak. Çünkü İran'da istenileni elde edemezse ABD'nin Ortadoğu planları birkaç yıl ertelenir.

Birkaç yıl içinde de Amerika Birleşik Devletleri'deki güç savaşları büyük planın unutulmasına neden olur.

Trump buna izin vermek istemiyor.

O nedenle agresifler... Bütün bunlar ABD'de yazılıyor çiziliyor...

İran'a bakın! İPEK YOLU'nun olmazsa olmazlarından... Bir taşla birden fazla kuş vurma amacındalar.

ORTADOĞU-AVRASYA-AFRİKA'yı kontrol etmek istiyorlar. SÜPER GÜÇ olabilmek ve kalabilmek için... 2018 çok ama çok önemli bir yol olacak. Çok şey yaşayacağız. DÜNYA DÜZENİ bu yıl kurulacak. Bu motivasyonla hareket eden KÜRESEL GÜÇLER var. Bu çekişmeyi hissetmeyen kalmayacak.

İBRAHİM VARLI: İRAN VESİLESİYLE TOPLUMSAL OLAYLARA NASIL BAKMALI | BİRGÜN

1 - Toplumsal/siyasal olayları kafadan, doğrudan etiketleyip reddetmek de, koşulsuz canhıraş bir şekilde savunmak da doğru değil. İki uç eğilime de mesafeli yaklaşılmalı. Bir toplumsal hareketi baştan yaftalayandan da, aksini yapıp bayraktarlığına soyunandan da uzak durulmalı.

2 - Her toplumsal/siyasal meseleyi dakikasında emperyalizme bağlama yanılgısına düşmeden, ama emperyalizmin etkisini de unutmadan değerlendirmekte fayda var. Emperyalizm olgusunu ihlal ederek bir meseleye bakmak nasıl bir eksiklikse, her gelişmeyi buraya dayandırmak da yanıltıcı olur.

3 - Bir hareketin amaçlarına, taleplerine, isteklerine, ittifak yapısına, dış güçler ve emperyalistlerle kurduğu ilişkiye bakmadan değerlendirmek doğru sonuçlar üretmez. Yakın siyasi tarih bizlere bunu somut örnekleriyle göstermiştir.

4 - Hele ki söz konusu Ortadoğu’ysa emperyal merkezlerin niyetlerini bilerek, ama aynı zamanda bölge halklarının on yıllardır otoriter, baskıcı, teokratik, İslamcı rejimler altındaki yaşantısını da hatırlayarak gelişmelere yaklaşmak bir zorunluluk.

5 - İran’daki olaylara da bu çerçevede yaklaşılmalı. Katı bir teokratik rejimin hüküm sürdüğü molla rejiminin ekonomik, siyasi sorunları rejimin ABD karşıtlığı üzerinden temize çıkarılamaz. İran muhalefetine yönelik her yıl milyonlarca dolar yatırım yaptığı bilinen ABD’nin de sokağa dökülen kitlelere sunduğu destek görmezden gelinemez.

6 - Kapanmanın zorunlu olduğu, yaşam tarzının tepeden belirlendiği, yaşamın her bir hücresinin Şii şeriatına göre belirlendiği Molla rejimine, ABD karşıtlığı üzerinden hoş bakılamaz. ABD emperyalizminin de hedef tahtasına oturttuğu molla rejimi üzerinden “demokrasi havarisi” kesilmek istediğini bileceğiz.

7 - Molla rejiminin tüm kötülüğüne rağmen, Molla düzenine duyulan öfkeden yola çıkarak İran’da düzenlenen her eylemi koşulsuz desteklemek de, tarihten hiç ders alamamak demek. Halkın Molla rejimine olan haklı öfkesi ile Batı’nın ve bölgesel ayaklarının heveslerini birbirinden ayırmalı.

8 - Nesnel, gerçekçi değerlendirmeler için güçler dengesinin hesaba katılması gerekiyor elbette. Ancak jeopolitikçi, jeostratejikçi, güvenlikçi yaklaşım ve analizlerden mutlak suretle uzak durulmalı. “Bu eylemler İran’ı zayıflatıyor, öyleyse ABD ve İsrail’e hizmet ediyor” tarzı egemenler arası çatışmalar perspektifinden olaylara bakmaya cevaz verilmemeli.

9 - Rejimin sözcüleri dahi enflasyonu, yoksulluğu, açlığı ve sıkıntıları kabul ederken, sokağa çıkan kitleleri anladıklarını söylerken, hariçten gazel okunamaz. Buradaki İslamcı yandaşlar misali orada da Mollalar güruhu el koydukları ülke zenginliklerinin üzerinde kendi milli davalarını güdüyor. Zengin yeraltı kaynaklarına sahip ülkenin yoksulluğunun nedeni sadece ABD yaptırımlarına bağlanamaz.

10 - ABD ve Suudi Monarşisi’nin süreci manipüle etme yönündeki çabaları gözden kaçırılmamalı. ABD’nin İran muhalefetine yönelik her yıl milyonlarca dolar yatırım yaptığı bilinen bir gerçek. Ancak ABD’nin eylemlere anında destek açıklaması süreçle doğrudan bağı olduğunu göstermez, elbet aksini de. ABD, nihayetinde soldan olmadığı müddetçe İran’ı zayıflatacak tüm süreçleri destekler.

11 - Suudi Monarşisi de İran’a karşı uzun süredir açıktan iç karışıklık hazırlığı yapıyordu. Suud Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman (MbS) kısa bir süre önce, “Savaşı İran’ın içine taşımalıyız, bu tek yol” sözleriyle bunu açıkça ilan etmişti. Suudiler, Arap nüfusun yaşadığı Ahvaz bölgesi için düğmeye basmıştı. Ahvaz’daki eylemlerde Suud Kralı’na selam gitmesi de manidar.

12 - Ayetullahlar’ın hükmettiği Molla rejimi, bölgesel yayılma stratejisiyle sürekli dış düşmanlar üretiyor. Bunun ekonomik maliyetini de halk ödüyor. İranlıların “Gazze’ye, Suriye’ye, Hizbullah’a değil, halka para” sloganları bu nedenle dikkat çekici. Yoksullukla cebelleşen İranlıların rejimin Ortadoğu’nun dört bir tarafına milyonlar akıtmasını anlamamasını anlamalı! Rejimin “devrim ihracı” hedefi ya da “hegemonya kapışması” sıradan yurttaşlar için bir anlama gelmez.

13 - İran solunun, kitleleri Molla rejimine karşı sokaklara çıkmaya çağırması anlamlı. Ancak İran solu umut vermekten uzak. Yasaklı, ülke dışında yaşamak zorunda bırakılan solun, molla rejimine olan öfkeyle her türlü kalkışmanın yanında olması anlaşılır bir durum.

İBRAHİM KİRAS: İRAN'IN BİNLERCE YILLIK DEVLET GELENEĞİ | KARAR

Dikkatinizi çekmiştir muhakkak, İran’da geçtiğimiz hafta başlayan -veya başladığı duyulan- sokak olayları yoğunluğunu her geçen gün arttırırken Cumhurbaşkanı Ruhani olayların dördüncü veya beşinci günü çıkıp ilginç bir açıklama yaptı: “Anayasaya göre halkın eleştiri ve protesto yapma hakkı vardır. Hükümet yasal eleştirilere ve protestolara alan sağlamalı.”

Gerçi yapılan eylemler hükümetçe yasadışı kabul ediliyor ve protesto gösterilerine katılanlardan şiddet esirgenmiyor ama yine de cumhurbaşkanının sözlerindeki rahatlık veya özgüven ilgi çekici. Bunu yalnızca dış dünyaya yönelik bir şov gibi de görmemek lazım. Birilerinin aklına Arap Baharı’nı, birilerinin aklına aynı ülkenin 40 sene önce yaşadıklarını getiren sokak eylemleri İran devlet kademesinde beklenen ölçüde paniğe yol açmış görünmüyor. Neredeyse her zamanki “Amerika düğmeye bastı” açıklamalarında ve sokağa yönelik tehditlerde bile panikten ziyade sükûnet var. Bu gerçekten ilginç.

Özellikle dışarıdan bakıp bu ülkede olup bitenlere ilişkin yorum yapanlar arasında 1978-1979’daki sokak hareketlerinin rövanşıyla karşılaştıklarını zanneden -veya ümit eden- bunca “İran uzmanı” varken…

Muhtemelen İran’ı yönetenler karşılarındaki sorunu henüz akut niteliği kazanmamış kronik bir sorun olarak görüyorlar. Çünkü sokaktaki insanların ortak bir hedefi, ortak bir talebi yok. Birbirleriyle ilgileri de yok. Dolayısıyla liderlikten mahrum durumdalar. (Bütün bu “yok”ların anlamı: ne kadar yaygın ve geniş ölçekte de olsa organize olmayan bir halk hareketinin organize devlet gücü karşısında başarıya ulaşma ihtimalinin olmayışı.)

1979’da durum öyle değildi. Sol ve liberal müttefikleri olsa da sokağın sahibi molla sınıfıydı ve İran’daki Şii molla sınıfı kendiliğinden bir hiyerarşiye sahip olduğu için zaten liderlik sorunu da söz konusu değildi.

Ama İran Cumhurbaşkanının rahatlığının tek sebebi bu değil herhalde. Ruhani siyasi çizgi olarak ülkede toplumun daha serbest, devletin daha az otoriter olmasını isteyen zümrenin temsilcisi. Toplumu baskı altında tutarak rejimi korumaya çalışmanın yanlış olduğunu, rejimin yeni ihtiyaçlar ve yeni taleplere uygun şekilde yenilenerek korunabileceğini savunuyorlar. Dolayısıyla sokaktaki olaylar “liberal” diye tanımlanan bu kesimin haklılığını gösterdiği için Ruhani ve arkadaşlarından ziyade “muhafazakâr” denilen kesimi kaygılandırıyor olmalı. Çünkü toplumun birtakım taleplerinin yerine getirilmesinin rejimin kaybı olarak görülmesi bir yana, liberal kanadın haklılığının ispatlanması ayrı bir mutsuzluk kaynağı bu kesim için.

***

Bu noktada şunu da hatırlatmak lazım: İran’ın mevcut siyasi sisteminde yönetimin liberal veya muhafazakâr kanatlarının etki gücü çok sınırlı aslında. Ülkede bütün ipler “dini lider”in elinde. Dini lider bazen bu kanatlardan birine yol veriyor, bazen öbürüne. Toplumdaki talepler, ihtiyaçlar, dalgalanmalar doğrultusunda ve tabii “seçim sandığı” aracılığıyla gerçekleşiyor bu nöbet değişimleri ama sandığın evrensel standartlarda adil ve güvenli olup olmadığı da büyük bir tartışma konusu İran’da. (Anlaşıldığına göre, bazı Asya ve Afrika diktatörlüklerinde olduğu kadar göstermelik değil sandık bu ülkede ama Avrupa demokrasilerindeki kadar şeffaf ve adil sayılması da mümkün değil.)

Haddizatında sağcılar da kazansa solcular da kazansa sonuçta “majestelerinin hükümeti” yönetiyor ülkeyi. Zaten oradaki cumhurbaşkanı yetkileri itibarıyla yarı başkanlık rejimlerindeki başbakan gibidir. Asıl güç dini liderde.

***

Sokak eylemlerinin gitgide yayılmasına rağmen İran’ı yöneten zümrenin rahatlığının bir sebebi de yukarıda sözünü ettiğimiz siyasi yapı. Yani merkezinde veya başında dini liderin oturduğu devlet mekanizması.

Bu mekanizmada dikkat çeken ilk nokta, görünüşte molla sınıfına dayanmasına ve demokrasinin daha ziyade şekil şartlarına uygun işlemesine rağmen İran’ın mevcut siyasi yapısının oligarşik bir mahiyette olmayışı. İkincisi, devlet kurumlarının varlığını ve bağımsız işleyişini iyi kötü sürdürüyor olması. (Tıpkı -yine demokrasinin ancak şekil şartlarına sahip olan- Rusya’da olduğu gibi…)

İkide bir kullandığımız “İran’ın binlerce yıllık devlet geleneği” klişesinin anlamı galiba bu noktada aydınlık kazanıyor. İran’da 1979’da gerçekleşen “İslam Devrimi” ülkenin siyasi rejimiyle birlikte neredeyse her şeyini değiştirdi. Ama devlet sisteminde kurumsal yapılar değişmedi. Daha doğrusu yeni hedefler, yeni araçlar ve bir ölçüde de yeni kadrolarla işlevini yerine getiriyor bunlar.

Söz gelimi 1979 Devrimi’nin ihdas ettiği dini liderlik kurumu aslında devlet hayatındaki “Şah figürü”nün yenilenmesinden ibaret. “Şah” figürü İran siyaset kültürünün vaz geçilmez esaslarından biri ve toplumda sınıfların, devlette kurumların birbirleriyle ahenk içinde varlıklarını ve işlevlerini sürdürmelerini sağlayan temel otorite. Şimdi adı değişti ama işlevi aynı. Devlet kurumları da toplumsal kurumlar da üç aşağı beş yukarı aynı anlayışla yenilendi.

Demek istediğim, kurumların işlediği ülkelerde sokaktan duyulan korku kurumların işlemediği ülkelerde duyulan kadar olmaz.

SALİH TUNA: ŞU İRAN MESELESİ | SABAH

Şah'ın İran'ı, hem İsrail'in dostuydu hem de ABD'ye jandarmalıkta İsrail'le yarışacak düzeydeydi.

Humeyni, bu garabete 1979'da bir devrimle son verdi.

ABD, "sen misin devrim yapan" diyerek, İran'ın mal varlığını dondurdu.

Yetmedi, ambargo koydu.

ABD bugün nasıl ki Fetullah'ı iade etmiyor, dün de devrim sonrası ABD'ye kaçan İran halkının katili Rıza Pehlevi'yi iade etmedi.

Bunun üzerine, İranlı devrimci öğrenciler ABD elçiliğini basarak 52 "çalışanı" esir aldı.

ABD de "çalışanlarını" kurtarmak için Kartal Pençesi Operasyonu (Operation Eagle Claw) düzenledi.

Lakin hiç beklenmedik bir "kaza" gerçekleşti. ABD'nin C 130 Hercules uçağı ile 2 helikopteri akıl almaz bir şekilde çarpıştı ve 8 ABD askeri öldü.

Merhum Erbakan (TBMM'de yaptığı konuşmada) mezkur çarpışmayı "kaza" yerine, Allah'ın yardımı olarak değerlendirmişti.

Bu yardımı da, Ebabil kuşlarının Ebrehe'nin fillerini kızgın taşlarla bozguna uğratmasına benzetmişti.

Erbakan hiç kuşkusuz Ehli Sünnet istikametinde bir Müslüman'dı. (Keşke son yılların İran'ı da Erbakan gibi kuşatıcı olmayı başarabilse, mezhep taassubuna gömülmeseydi.)

Fakat mazlumlar söz konusu olduğunda mezheplerine meşreplerine bakmak aklının ucuna bile gelmezdi.

Hiç kuşkunuz olmasın...

Müstevliler de sömürecekleri insanların mezhebine meşrebine, diline ırkına bakmaz.

***

ABD, İran'ı kaybedince, kuşatma faaliyetine girişti. Mesela, "bizim çocuklar başardı" dedikleri 80 darbesini Türkiye'de gerçekleştirdi.

"Sömürge aydınlarının" o dönemdeki görevi, sosyolojiyi İran düşmanlığına hazırlamaktı.

(Bu aydınlar sosyolojiyi son yıllarda "Erdoğan nefretiyle" zehirleme görevini üstleneceklerdi.)

ABD, İran'a devrim yapmanın bedelini ödetmek için her yolu denedi.

Saddam'ın Irak'ını İran'a saldırttı.

"Bu savaşta kimin kazanmasını istiyorsunuz" sorusuna, Kissinger, "ikisinin de kaybetmesini" demişti.

Sonra da malumunuz, Irak'ı işgal edip 3 parçaya böldüler.

***

Obama döneminde ABD'nin tavrı şeklen değişti.

Nükleer anlaşmayı da vesile kılıp İran'ın "görece" önünü açtılar.

Maksatları...

11 Eylül 2001 saldırısının ardından, "Bundan sonra çatışma Müslümanların arasında olmalıdır" diyen Kissinger'ın çizdiği rotaya İran'ı sokmaktı.

Ötekini mezhep üzerinden tanımlayan Suudi Arabistan'ın rotası zaten çoktan belirlenmişti.

Erdoğan bu korkunç "mezhep savaşı" tuzaklarını da başlarına geçirdi: "Bizim Şiilik diye bir dinimiz yok. Bizim Sünnilik diye de bir dinimiz yok. Bizim tek dinimiz var, o da İslam'dır..."

Mezhep savaşını çıkaramadılar...

Taşeronlarıyla Türkiye'ye saldırdılar; rezil rüsva oldular...

Bu sefer de "özgürlük ve ekonomiyi" araçsallaştırarak İran'ı karıştırmaya başladılar.

Bizdeki bozguncuların tepkisinden, İran halkını topyekûn terörist ilan eden Trump'ın mezkûr gösterileri arkalamasına kadar her şey apaçık ortadadır.

Büyük fotoğraf şundan ibarettir:

ABD 79'da İran'ı kaybettiğinde nasıl ki 80'de Türkiye'de darbe yaptırdı; 15 Temmuz'da Türkiye'yi kaybedince de "mor beyinlileri" İran'da devreye soktu.

MURAT YETKİN: İRAN'DA NELER OLUYOR, ABD NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR | HÜRRİYET

Merak ediyorum, acaba ABD Başkanı Donald Trump İran halkını aptal mı sanıyor?

Başka türlü yılın son günlerinde İran’da baş gösteren protesto gösterileri üzerine “Arkanızdayız” türünden,  “Rejimin işi bitti” türünden açıklamalar yapmazdı.

ABD gibi İran konusunda çok kötü sabıkası olan bir ülkenin Başkanı olarak, bunun göstericilerin kendiliğinden Amerikan ajanı, dış güçlerin kuklası filan gibi sıfatlarla yaftalayacağını en azından düşünürdü.

Neden mi? Çünkü ABD istihbaratı CIA 1953 yılında, İngiliz istihbaratı MI6 ile birlikte İran’ın petrol zenginliği İran halkının olmalı diye millileştirme niyetini açıklayan Başbakan Muhammed Musaddık’ı derdi koltuk olan Şah Rıza Pehlevi’nin işbirliği ve kiralık sokak çetelerinin marifetiyle devirdi. Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda ayrıntılarıyla yazdım, burada yerim yok ama bunun bütün belgeleri, kimin planlayıp uyguladığı, kaç para harcandığı gibi ayrıntılar elli yıl kadar sonra bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Trump’ın bu çağrısı (benzeri “ha gayret” çağrısı bir de “Ama karışmıyoruz” diyen İsrail İstihbarat bakanı Israel Katz’dan geldi) yalnızca protestocuların “dış güçlerin ajanı” olarak damgalanmasına yol açmıyor, onları sokağa döken haklı gerekçeleri de lekeliyor.

Ne mi o gerekçeler? Örneğin diyorlar ki, biz dünyadan soyutlanmış halde işsizlik ve hayat pahalılığı ile boğuşurken neden Devrim Muhafızlarının Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de savaşması için devasa bütçeler tahsis ediliyor? Örneğin diyorlar ki, kadının neden adı yok İslam Cumhuriyetinde?

Burada şöyle bir ayrıntı var: Tam gösterilerin başladığı günlerde Tahran polisi artık başörtüsü takmayan kadınların tutuklanıp mahkemeye verilmeyeceğini açıkladı. Başörtüsü 1979 İslam Devrimi sonrası mecburi hale getirilmişti. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından alınan bu karar üzerine Dini “Yüce” Lider Ayetullah Ali Hamaney taraftarı mollalar itiraz etti. Ruhani‘nin bu kararı almasında sadece Suudi Arabistan’da kadınlara otomobil kullanma hakkı tanınmasına cevap kaygısı rol oynamamıştı. Ruhani, kadınlara ne giymeleri, ya da ne giymemeleri gerektiğini söylemenin bir sınırı, bir kullanım süresi olduğu kanısına varmış olabilir.

Bir başka ayrıntı da Devrim Muhafızlarının, İran’ın ikili yapısı gereği Cumhurbaşkanı başkanlığındaki hükümete değil, Dini Lidere, yani Hamaney’e bağlı olması. Ruhani Dışişleri Bakanı Cevad Zarif aracılığıyla dünyayla uzlaşma arayan dış siyaset izlemeye çalışırken Hamaney, Devrim Muhafızlarının Dış Operasyonlar Birimi olan Kudüs Gücü’nün komutanı Tümgeneral Kasım Süleymani aracılığıyla Irak, Suriye ve Lübnan’da nüfuz savaşlarına giriyor.

Trump’ın sözleriyle rahatsız ettikleri arasında bölgedeki diğer yönetimler var; belki Suudi Arabistan, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi işbirliği yaptıkları dışında dememiz gerekiyor.

Çünkü, dedik ya 1953 hatırlanıyor diye, bölgedeki yönetimler Trump’ın bu sözlerinin ABD’nin 1950’lerden 1980’lere kadar izlediği hükümet darbelerini destekleme siyasetine dönüş işareti mi olduğunu sormaya başlamış olabilirler. (Nitekim Ürdün’de Kral Abdullah’ın kardeşini ve yeğenini görevlerinden azletmesi –tam da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile yakın Kudüs trafiğine girdiği bu günlere denk geldi.)

Bölge ülkeleri İran’ın dış siyasetini destekledikleri, Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve Filistin’in işlerine karışın Hizbullah’tan Hamas’a, Haşdi Şaabi’ye dek örgütlere askeri destek vermesinden memnun oldukları için değil, aynı akıbetle karşılaşmak endişesiyle rahatsız olurlar.

Dolayısıyla Trump’ın bir zararı da bölge yönetimlerinin ekonomi ve demokrasi taleplerinin dile getirileceği her türlü gösteriyi, arkasında Amerika olabileceği endişesiyle daha sert yöntemlerle bastırmaya kalkması olabilir.

Nitekim aklı başında Amerikalılar da Trump’a itirazlarını yüksek sesle dile getirmeye başladı. Örneğin Barack Obama’nın Orta Doğu Koordinatörü olan (Türkiye’yi de yakından tanıyan) Philip Gordon, 30 Aralık’ta New York Times’ta yayınlanan makalesinde, İranlı göstericilere verilecek Amerikan desteğinin faydadan çok zararı olacağını, en iyisinin “susup hiçbir şey yapmamak” olacağını yazdı.

İran’da en son buna benzer bir protesto dalgası 2009’da görülmüştü. O zaman İranlılar, Hamaney’e yakınlığıyla bilinen Mahmud Ahmedinecad’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinde hile yapıldığı iddiaları üzerine ayaklanmış, 1979’daki İslam Devriminden sonraki bu en büyük protesto dalgasında 30 kişi öldürülmüştü. (Hatırlayacaksınız, Reza Zarrab’ın da dâhil olduğu Babek Zencani liderliğindeki mali suç örgütü Ahmedinecad zamanında İran devleti hesabına çalışıyordu. Ruhani, 2013’te iktidara gelir gelmez bu çetenin üzerine gitti. Zencani, İran’da yargılanıp idam cezası aldı, Zarrab, malum ABD’de itirafçı oldu, yarın (3 Ocak) yeniden mahkemeye çıkacak.)

Ruhani işbaşına gelince önce Obama ile el sıkıştı, sonra da BM ile –şimdi Trump’ın bozmak istediği Nükleer Anlaşmayı imzaladı.

Trump ve bölgedeki işbirlikçilerinin istediği, İran’ın gösterileri kanla bastırması ve böylelikle İran’daki durumun daha da keskinleşmesidir.

İşin ilginç yanı Hamaney de İslam Cumhuriyetinin selameti için göstericilere taviz verilmemesi, derhal sertlikle, gerekirse Devrim Muhafızları ve onların polis gücü Besiçler tarafından bastırılmasından yana.

İşte bu noktada Ruhani sürpriz bir hamle yaptı.

Çıktı “İran halkının protesto hakkı vardır” dedi. “Şiddete izin vermeyiz” de dedi gerçi ama asıl önemlisi ilk cümleydi. Örneğin, Hamaney kontrolündeki İslami İrşad Bakanlığı Twitter ve sosyal medyanın yasaklamaya çalışırken, Ruhani’nin kontrolündeki İran devlet televizyonu ve haber ajansı protesto gösterilerini haber yapmayı sürdürüyor. Ruhani “Bu durumu sistemi düzeltme için fırsat” olarak gördüğünü söylüyor ve aslında Hamaney’in devlet yönetimindeki rolünü azaltmak istiyor; bunun yolunun demokratik hakların kendi kontrolü altında genişletilmesinden geçtiğini düşünüyor.

Tuhaf bir durum ama zıt uçlarda olan Trump ve Hamaney, İran halkının ekonomik ve demokratik taleplerinin engellenmesi değirmenine birlikte su taşıyorlar.

Türkiye’nin yakından izlemesi ve kesinlikle müdahil olmaması gereken önemli bir süreç yaşanıyor komşuda.

ABDÜLSELAM SALIMIPOOR | AA

İran'ın birçok kenti son birkaç günde, herhangi bir siyasi şahsiyet veya grubun çağrısı olmadan, ülkenin ekonomik, siyasi ve "yoksulluk, işsizlik" gibi sosyal durumuna itiraz etmek amacıyla bir araya gelen kitlelerin geniş çaplı gösterilerine sahne oldu.

İran'daki gösteriler, perşembe günü, ülkenin en büyük ikinci kenti Meşhed'de başladı. İran'ın dini ve manevi hüviyete sahip kentlerinden Meşhed'in ardından protestolar Nişabur, Şahrud, Kirmanşah, Kum, Reşt, Yezd, Kazvin, Zahidan, Ahvaz ve diğer birçok kente yayıldı. Dün de üniversite öğrencileri, Tahran Üniversitesi kampüsünde bir araya gelerek gösterilere destek sloganları attı.

Batık finans şirketlerinin mağdurları

Aslında bu protestolar bir anda ortaya çıkmadı. Son bir yıl içinde başta Tahran olmak üzere birçok kentte, sayıları 6 bini bulan batık finans şirketlerine yatırımlarını kaptıran mağdurlar, küçük çaplı da olsa gösteriler düzenleyip sert sloganlar eşliğinde seslerini yükseltiyordu.

İran'da bu şekilde mağdur edilen birkaç milyon kişi olduğu tahmin ediliyor. Devlet ve hükümet kurumları, gösteriler büyümediği sürece bunlara müdahalede bulunmadı.

Yoksul kesim ve muhalifler de gösterilere katıldı

Son günlerdeki gösterilere katılanların büyük çoğunluğunu yine bu kişiler oluşturuyor. Ancak bu kez toplumun yoksul tabakası ve muhalif siyasi grupların da bunlara katıldığı görülüyor.

Göstericilerin ana hedefini, ülkedeki hayat şartları, yoksulluk ve işsizliğe itiraz oluştururken, İran'ın ekonomisi ile dış siyasetinin iç içe bir yapıya sahip olması, bu üç grubun gösterilerdeki ilişkisini ortaya koyuyor.

Gösterilerde atılan sloganlar

Örneğin, göstericiler, "Paralarımızı Suriye, Gazze ve Lübnan'da harcamayın" diye itiraz ediyor, "Halk dilenecek duruma düştü" diye haykırıyor. Yine, Rıza Şah Pehlevi'yi ülkenin modernleşme simgesi olarak görenler gösterilerde ona dua ediyor.

Halkın gösterilerde attığı diğer sloganlar ise şöyle: "Suriye'yi bırak da bizim halimize bir bak", "Ne Gazze, Ne Lübnan, canım İran'a feda olsun", "Kahrolsun Hizbullah", "İslam cumhuriyeti istemiyoruz", "İstiklal, özgürlük, İran Cumhuriyeti" ve "Halk dilenciliğe başladı".

Şüphesiz, İran'daki iki siyasi kanadın yetkilileri de sahip oldukları istihbarat ve güvenlik kurumları sayesinde, bu yönde bir olayın patlak vermesini bekliyorlardı. Ancak, halkın içinde bulunduğu ekonomik alandaki hoşnutsuzluğun dışa vurulması amacıyla bunlara engel olmama yolunu seçtiler.

Gösteriler daha da yayılabilir

Tamımına yakını muhafazakâr kesime ait olan söz konusu batık mali kurumlar iflas ilan ettikleri için mağdurların yatırımlarının akıbeti belirsizliğini koruyor.

Hükümet, yalnızca İran Merkez Bankası güvencesi altında olan "Caspian" ve "Elbürz" şirketlerine ait borçları ödemeyi kabul etti. Diğer batık şirketlerin borçlarının üstlenilmemesi, gösterilerin daha da yayılmasına neden olabilir.

Söz konusu borçların devletin bütçesinden ödenmesi halinde ise toplumdaki diğer kesimlerin itirazıyla karşı karşıya kalınacak. Öte yandan ciddi mali kaynak eksikliği nedeniyle hükümetin tüm bu borçları karşılayamayacağı da açık.

Hükümet "yasa dışı" ilan etti ama güvenlik güçleri engellemedi

Öte yandan, son olayları düzenleyenlerle ilgili birçok senaryo konuşuluyor. İran'da her türlü sokak gösterisi ancak, hükümete bağlı İçişleri Bakanlığı ile İran Liderine bağlı güvenlik güçlerinin izin ve uyumuyla düzenlenebilir.

Hükümetin bu gösterileri "izinsiz ve yasa dışı" ilan etmesine rağmen, polis ve Devrim Muhafızları Ordusu güçleri hiçbir şekilde olaylara engel olmadı. Gösterilerin birkaç gündür devam ettiğini göz önüne alarak bu konuda bir "gafil yakalanmanın" söz konusu olmadığı da gayet açık.

Hem reformcu hem muhafazakâr kanat hedefte

Son günlerdeki gösterilerde, başta 2009 yılında reformcu kanadın lehine meydana gelen olaylar olmak üzere, bundan öncekilerin aksine, hem reformcu hem de muhafazakâr kanat sloganların hedefinde yer alıyor. Bu durum, iki kanadın yetkililerinin yanı sıra siyasi yorumcular tarafından da hayretle karşılandı.

Her şeye rağmen bu gösteriler siyasi bir boyut kazanarak yetkililerin beklemediği bir aşamaya evrilmiş durumda. Bu nedenle, gösterilerin ülke geneline yayılmasıyla hem hükümet kanadı hem de muhafazakârların yetkilileri olaylarla ilişkilerinin olmadığını belirterek birbirlerini suçlama yoluna gittiler.

Karşılıklı açıklamalar

İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri hafta sonu yaptığı konuşmada, "Ekonomik konular diğer konulara bahane edilmiştir. Arka planda farklı senaryolar yer alıyor." dedi. Hasan Ruhani hükümetinin resmi yayın organı İran gazetesi de dün birinci sayfasında yayımladığı bir makalede, "Bazıları halkı, emellerine ulaşmak için bir oyuncak sanıyor." ifadesine yer verdi.

Karşı tarafta ise, Tahran Cuma İmamı bu haftaki hutbesinde, "Halkın zihninin zehirli düşünceler, dengesiz sözlerle bulanmaması için sosyal alanı serbest bırakmamalıyız." ifadelerini kullandı. Muhafazakâr kanadın güçlü siyasetçilerinden ve İran Liderine bağlı Keyhan gazetesi müdürü Hüseyin Şeriatmedari, "Halkın geçim konusundaki rahatsızlığı, fitnecilerin yeni fitnesi." açıklamasında bulundu. Devrim Muhafızları Ordusu da olayları, "Birtakım gruplar yeni fitne peşindeler." ifadesiyle değerlendirdi.

Uluslararası ilişkiler ve siyaset uzmanı Ferzane Rustayi gibi İran Cumhurbaşkanı Ruhani hamileri, muhaliflerin söz konusu gösterileri, itirazlarını duyurmak için kullanmasına yol açtığı kanaatindeler. Ruhani'nin, İran rejiminin, Yemen'e müdahale, kadın ve Sünni bir bakanın kabinede yer almaması siyasetine karşı koyamaması ve muhalif liderler Mehdi Kerrubi ve Mir Hüseyin Musevi'nin ev hapsi karşısında sessiz kalmasını buna gerekçe gösteriyorlar. Bu gösterileri kısaca, "Ruhani'ye verilen oyların pişmanlığı" olarak da adlandırabiliriz.

İran'da son 20-30 yıllık dönemde yaşanan olaylar, ister sosyal, ister ekonomik, ister kadın hakları ya da doğayla ilgili olsun hiçbir gösterinin siyasi boyut kazanmasının önüne geçilemediğini gösteriyor. Son olarak, Hasan Ruhani'nin cumhurbaşkanlığıyla noktalanan reformcu ve muhafazakâr kanadın yakınlaşmasının, her iki kanada yönelik siyasi itirazları da beraberinde getirdiğini söylemek mümkün.

ÖZCAN TİKİT: İRAN'DA NELER OLUYOR? | HT

OTORİTER bir medya rejiminin olması nedeniyle olayların manası ve nereye gidebileceği açısından anlaşılması hayli zor bir ülkedir İran. Ülkeden haber alma imkânlarının kısıtlı olması, en çok da İran’da kaos eşliğinde bir rejim değişikliği hayal edenlerin işine gelir. Yıllarca İran’ı dünyaya ucube, zırcahil, sefaletin zirvede yaşandığı bir ülke olarak gösteren malum kesimler, Tahran’ın yol açtığı bu bilgi kirliliğini bugün de kendi amaçları doğrultusunda kullanıyorlar ne yazık ki.

Ülke, yönetimde bulunanların hatalı politik tercihleri ve bunun sonucunda hızla yükselmeye başlayan hayat pahalılığına tepkinin sokağa taşması nedeniyle çalkantılı bir süreçten geçiyor. Şaşırtıcı bir şekilde tepkiler önceki olayların aksine dini otoritenin merkezi sayılan Meşhed ve taşradan yükseliyor.

Normal şartlar altında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, bu süreçte tepkileri yatıştırabilecek bir rol oynaması beklenirdi. Ancak vaziyet Ruhani’nin de tepkilerin hedefinde olduğuna işaret ediyor.

Oysa Ruhani birkaç yıl öncesine kadar, bugün protesto gösterisi yapan kesimin en büyük umuduydu. Rejim 2009’da Mahmud Ahmedinejad’ın, refomcu aday Mir Hüseyin Musavi karşısında galip geldiği şaibeli seçimi iptal etmeyi reddetmişti. O vakit başlayan gösteriler de gayet kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde 2013’teki seçimde aynı İran rejimi, aklını başına aldığına dair tutum takınarak Hasan Ruhani’nin 16 milyon değişim yanlısının oylarıyla iktidara gelmesine izin vermişti. Dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in bu süreçte Ruhani’ye verdiği destek 2009’da ezilen küskünlere yönelik bir açılım olarak okunmuştu.

Hayal kırıklığı yaşayan halka “umudun” simgesi olarak pazarlanan Ruhani’nin en büyük zaferiyse ABD ve diğer 5 büyük devletle imzalanan nükleer anlaşma olmuştu. 2015’te anlaşmanın imzalandığı gün İran’da bayram havası esmiş, özellikle Ruhani’ye destek vermiş reformcu kesimde geleceğe dair umutlar zirveye çıkmıştı. O gün için beklenen şey, bu anlaşmanın etkisiyle İran’ın bankalarda dondurulmuş yüz milyarlarca dolarının kullanıma açılması ve uluslararası yaptırımların kalkmasıyla birlikte ülkede ekonominin canlanıp işsizlik ve enflasyon gibi sorunların çözüm yoluna girmesiydi.

Aslında benzeri bir beklenti İran yönetimi tarafından da satın alınmıştı. Tahran, satın aldığı bu senaryoya göre planlar hazırlayıp cesur hamleler yaptı. Bunun en açık göstergesi, rejimin bölgesel dış politika konularında attığı adımlara yansıdı. Gayet savurgan bir yol izlenerek henüz gelmeyen paranın hayaliyle hesapsız harcamalar yapıldı.

İran’ın Suriye’deki Esad rejimine verdiği askeri ve ekonomik yardımlar, 2015’te Batı’yla yapılan bu anlaşmadan sonra zirveye çıktı. Aynı dönemde Yemen’e, Lübnan’a ve Irak’a el atıldı. Bu ülkelerdeki rejim ve milis güçlere verilen askeri ve ekonomik destekler içeride zaten büyük bir sıkıntıda olan ekonomiye ağır darbeler indirdi.

ABD’de Başkan Donald Trump’ın 2017’de iktidara geldikten sonra nükleer anlaşmayı onaylamayı reddetmesiyse önceden harcanan paranın İran hazinesine girme ihtimalini iyice düşürdü. Pozitif senaryoların suya düşmesi, halkta hayal kırıklığını artırdı. Günün sonunda ayağını yorganına göre uzatmayı bilmemiş her devlet gibi İran da faturayı kendi halkına kesti. İçerideki kaos ve karmaşa hali de zaten böyle başladı.

Elbette ki bu durum İran’ın mevcut krizin altında kalıp boğulacağı anlamına gelmiyor. Geçmişte büyük güçlükleri aşmasıyla bilinen İran, bu sorunu da aşacaktır muhtemelen. Ancak öncelikle ülkedeki ateşe benzin dökmeye çalışan diğer devletlere duyulan öfkenin, içeride meşru taleplerle gösteri yapan halka yönelmesinin engellenmesi gerekiyor. Zira bölgede son dönemde tanığı olduğumuz tüm krizler, rejimler bu yolu tercih edince sorunların aşılmasının daha da zorlaştığını gösteriyor.

MUHARREM SARIKAYA: YUMURTADAN ÇIKACAKLAR | HT

İRAN’daki eylemler; başlangıç yerleri, tarafları ve karşı eylemcileri açısından tam çelişkiler yumağı...

Aykırılıkların içeriğine girmeden belirteyim, Ankara gelişmeleri “kaygı ve dikkatle” izliyor.

PKK’nın İran’daki kolu PEJAK’ın ve Suudi Arabistan desteğindeki grupların katkı vermesi, ABD ve İsrail’in destek mesajları izleniyor.

Ankara, İran yönetiminin eylemleri bastırma gücüne dikkat çekmekle birlikte, toplumsal hareketten çıkıp kitle eylemine dönüşmesinden kaygı duyuyor.

Tahran yönetiminin daha ileri gitmeden eylemleri bastırma gücü olduğuna vurgu yapılıyor.

Bu ihtimal yüksek olsa da 2009’daki eylemlerden sonraki en geniş protesto hareketine tanıklık ediliyor.

Ayrıca muhafazakâr ağırlığıyla bilinen Meşhed’de başlayıp aynı nitelikteki Kum gibi taşra illerinde yayılan gösterilerin omurgasını da yakın zamana kadar rejime destek verenler oluşturuyor.

Orta gelirli kentli kesimin politik dürtmesini de içermiyor.

Ancak, “yumurta fiyatlarının iki katına çıkması”, “işsizliğin artması” ve bunların “Suriye, Irak, Lübnan’daki askeri giderlere bağlanması”nı içeren ekonomik taleplerin ötesine geçip, politik kitle hareketine dönüşmesi ihtimalini içinde barındırıyor.

KİTLE HAREKETİ Mİ?

Eylem kırdan kente doğru yayıldığı için gücünü daha da artırıyor

Çünkü daha önceki kentsel protestolara duyarsız kalan kesim bu hareketi başlatanlar.

Daha önemlisi, hükümetin ekonomik uygulaması için Cumhurbaşkanı Rafsancani protesto edilirken, dini lider Hamaney de aynı oranda nasibini aldı; Şah Pehlevi’ye övgüler düzüldü.

Bu da İran devletini, eylemleri farklı yöntemle bastırma yoluna itti.

Motosikletleri ve çivili sopalarıyla tanınan paramiliter grup Besiclerin saldırıp ölümüne neden oldukları kişiler aslında yakın geçmişe kadar onlara destek olanlar.

Eyleme yardımcı olanlar ise onların bugüne kadar kendilerinden saymadığı, ülkesi açısından “şeytan” gördüğü ABD, İsrail, Suudi Arabistan...

Bu çelişkili durumdan nasıl sonuç çıkar bilinmez, ancak kırsalda başlayan toplumsal hareketlerin hükümetler açısından en tehlikeli yönü kitle hareketine dönmesidir; çünkü kitlenin aklı yoktur, yıkıcıdır.

İRAN’I FRENLER

Prof. Dr. Mitat Çelikpala ile dün sohbet ederken Suriye’de DAEŞ’ın temizlenmesiyle birlikte bölgede ikinci raunda geçildiğinin belirtti, “Amaç İran’ı içişleriyle meşgul edip dıştaki yayılmasını kırmak” dedi.

Prof. Dr. M. Akif Okur çelişkili yapısının eylemlerin yayılmasının önündeki engel olduğunu vurguladı.

“PEJAK, ABD, İsrail gibi ekonomik argümandan çıkıp rejime karşı muhalif ittifakın girişimi diye bakılırsa ayaklanan kitlede düşme olur...”

İran üzerine çalışmalarıyla tanınan TOBB ETÜ’den Dr. Gülriz Şen ise eylemlerde Şah dönemine atıf yapılmasına dikkat çekip ekledi:

“Kum’daki İslam’a aykırı sloganlar önemli. Orta sınıf Ruhani ile rahatlamıştı, yoksul muhafazakâr kesim ekonomik nedenle ayaklandı. Askeri harcamaların eleştirilmesi de önemli. Nereye varacağını kestirmek zor.”

İran’da başlayan eylemlerin nasıl sonuç doğuracağı, iktidarın tutumuyla da paralellik gösterir.

Ancak İran yönetimini bölgedeki rahatlığından alıkoyar, içe kapar...

Batı ve İran muhalifi bölge ülkeleri açısından da beklenen sonucu doğurur...

MUSA ÖZUĞURLU: İRAN'DAN DEVRİM ÇIKMAZ | GAZETE DUVAR

İran “sert” bir devlet. “İslam Devrimi” ile gelen rejim, yaşam tarzı da dahil hayatın her alanını belirliyor. Herkesin yönetimden ya da belirlediği yaşam tarzından hoşnut olmadığı bir gerçek. Ancak İran insanların her an devrim düşündükleri bir ülke de değil.
“Binlerce kişi ülke çapında ‘utanç yürüyüşü’ adı altında düzenlediği gösterilerde hükümeti protesto etti.”

Yukarıdaki satırlar Haaretz gazetesinden. Protesto edenler İsrailliler. Gösterilerin düzenlendiği yerler ise Tel Aviv, Kudüs, Haifa ve Afula. Tel Aviv’de yaklaşık 10 bin kişi, Kudüs’te yaklaşık 800 kişi ve Hayfa’da birkaç yüz kişi katılmış gösterilere.

Gösterilerde baş hedef Başbakan Netanyahu. Göstericiler “yolsuzluğa bulaşan bürokratların istifa etmesini istiyor ve “Bibi (Netanyahu) ayıp sana” sloganları atıyor.

5’inci haftasında olmasına rağmen İsrail’deki gösteriler haberlerde sadece yolsuzluğa karşı yapılan gösteriler olarak veriliyor. Zaten bunun ötesinde bir durum da yok.

İran’da da herhangi bir ülkede olabilecek kadar yolsuzluk, demokratik sorunlar, hükümet karşıtları, ekonomik sorunlar var. Ama işte söz konusu olan İran olunca “Molla rejimi altında inleyen halk, devrim için sokaklara çıkmış” oluyor.

Trump tweet atıyor, ve klasik “halkın demokratik isteklerine cevap verin” açıklamaları yapılıyor, Suudi Arabistan medyası ise Bahreyn ya da diğer ülkelerde yaşanan eski gösterilerden alınmış görüntüleri İran’danmış gibi veriyor.

İran uzun yıllardır ambargolar ile yaşayan bir ülke. Öyle ki sivil taşımacılık için kullanılan uçaklarına parça bile alamıyordu. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olmasına rağmen ulusal zenginliğini toprak altında tutmak zorunda. Çünkü diğer ülkelerle eşit koşullar altında serbest rekabet kurallarına göre satamıyor.

İzole edilmesinin sebebinin demokrasi olmadığı ortada, öyle olsaydı en başta Suudi Arabistan’ın izole edilmesi gerekirdi.

İran “Direniş Ekseni” adı verilen “güç ve kader birliği siyasetinin” en güçlü ülkesi. Tahran’dan başlayıp Beyrut’ta biten bu eksenin yaşadığı mücadelenin siyasi, dini ve ekonomik temellerine girmek konuyu uzatır. Sonuç olarak İran bu eksenin siyasasına uygun olarak Batı ile her anlamda “uyumlu çalışmayı” reddeden bir yönetime ve ideolojiye sahip.

Bu nedenle “İslam Devrimi’nden” sonra Batı ile doğrudan ya da dolaylı olarak ambargolar da dahil olmak üzere sürekli sorun yaşadı.

Bugün İran’da en küçük bir hareketlenmenin ardında Batı’nın ve/veya müttefiklerinin aranmasının sebebi de bu sorunlu ilişki. İranlılar açısından bakıldığında bu şekilde düşünmeleri için yeterince sebepleri de var.

İran’ın tarihi daha 1900’lerin başında İngilizler tarafından iliklerine kadar sömürülmelerine neden olan petrol anlaşmalarından darbelere, “Batı kuklası Şah’ın milli politikalar yerine ülkeyi peşkeş çekmesine” kadar birçok kötü anı ile dolu. Her toplumsal hareketin ardında Batı’nın aranması elbette kolaycılık ancak Stephen Kinzer’in Musaddık’ın nasıl devrildiğini anlatan “Şah’ın Bütün Adamları” kitabı komplo üretmek için yeterince malzeme veriyor. (1) Tabii durumun o yıllara göre çok değiştiğini de kabul etmek lazım. Artık Batı da istediği gibi at koşturamıyor, İran da devlet olarak çok daha güçlü konumda. Ama yine de Trump daha ilk gösteriden sonra tweet atınca İran/direniş yanlıları gösterilerin arkasında ABD’yi ya da daha önce karışıklığı İran içine taşımaktan söz eden Suudi Arabistan veliaht prensini arıyor.

Ancak Hasan Ruhani başta olmak üzere halkın gösteri yapma hakkına vurgu yapılması İran’ı yönetenlerin daha gerçekçi bir bakış açısına sahip olduğunu gösteriyor.

Gösterilerin “devrime evrileceği” öngörüleri ise ABD komplosu bakışından çok daha uçuk. Bu görüşün savunucuları İran halkını küçümsüyor. Bu görüşün savunucuları İran halkını cahil / bilinçsiz sanıyor. Oysa gösterilerde ekonomik durum ve yolsuzluk ile ilgili olanların dışında sloganlar da atılması üzerine halk uzaklaştı.

Olayları, gösterileri, gelişimini anlayabilmek için ise mikrocerrahi inceliği ile bakmak lazım. Çünkü hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil ve sürpriz sonuçlarla karşılaşılması muhtemel. Tıpkı gösterilere karşı düzenlenen gösterilerde çarşaflı kadınların yer alması gibi. Bu kadınların mahalle, istihbarat örgütü ya da koca baskısı ile sokağa çıktığını iddia etmek yerine İran’ı daha iyi okumak gerekir.

İran’da yukarıda anlatmaya çalıştığımız sebeplerden dolayı sadece devletin değil halkın çoğunluğunun da Amerikan karşıtı olduğu ve eşit koşullarda olacağına inanmadıkları sürece hiçbir anlaşmayı onaylamayacakları söylenebilir. Nitekim Hasan Ruhani’nin “nükleer anlaşma ekonomimiz için de iyi olacak” sözünün yerine gelmemiş olması da sokağa çıkanlar tarafından dillendirilen konulardan biri oldu.

İran “sert” bir devlet. “İslam Devrimi” ile gelen rejim yaşam tarzı da dahil hayatın her alanını belirliyor. Herkesin yönetimden ya da belirlediği yaşam tarzından hoşnut olmadığı bir gerçek. Ancak İran insanların her an devrim düşündükleri bir ülke de değil.

Bu nedenle her gösteriye “devrim başlıyor” diye bakmak eksik olur. Gösterilerin 2009’da yaşananlardan daha farklı olduğunu ve bu kez halkın rejim karşıtı hareket içinde olduğunu savunanlar da yanılabilirler.

İran ile İsrail, vatandaşlarının temel hak ve özgürlükleri açısından elbette kıyaslanamaz ancak sonuçta İran’da son günlerde yaşananlar tıpkı İsrail’de yaşananlar gibi hükümetin protesto edildiği gösteriler. İran içinde hükümet / rejim karşıtları, uyuyan hücreler de elbette vardır. ABD ya da diğer rakiplerin arayışı ise devam edecek ama bunun ötesinde devrim de komplo da aramak olayları “olduğu gibi görmeyi” engelleyebiliyor. Bu nedenle olaylar bir süre daha devam etse de, devlet zorlansa da sonunda olayları bastırabilme ihtimali çok yüksek. En hareketli yerler Kürt bölgeleri olacak gibi görünüyor.

(1) Stephen Kinzer, Şah’ın bütün adamları, Çeviri: Selim Önal, İletişim Yayınları, 2004

SERHAN AFACAN: İRAN'DA SAHİPSİZ PROTESTOLAR VE KRONİK SORUNLAR | AA

İran’da 2017 yılının son günlerinde Meşhed merkezli başlayan toplumsal hareketlenme, birkaç gün içerisinde ülke geneline yayıldı ve İranlılar 2018’e gergin bir atmosferde girdiler. Batık banka ve finans kuruluşlarında paralarını kaybeden mağdur mûdîler, işsizlikten şikayetçi gençler, son bütçe tasarısıyla devlet sübvansiyonlarının kesilmesinden rahatsız olan kesimler ve genel anlamda ülkedeki ekonomik sıkıntıların altında ezilenlerden oluşan kitleler sokakları doldurdular. Halihazırda hararetini koruyan olayların nedenlerine ve takip edeceği olası seyre değinmeden önce, olayların en az bunlar kadar önemli ve gerek ülke içinde gerekse de dışında yoğun tartışma konusu olan bir boyutuna temas etmek gerekiyor: Dış mihraklar!

İranlı yazar Iraj Pezashkad’ın 1973 yılında yayımlanan ve kısa süre sonra bir TV dizisine de konu olan romanı “Napolyon Dayım” kendisini Napolyon sanan ve sürekli “entrikacı” İngilizlerin kendisi aleyhine planlar yaptığı vehmine kapılan müşkülpesent bir ihtiyarı konu alır. Başına gelen her şeyden “Onları” sorumlu tutan paranoyak Napolyon Dayım, Pezashkad’a göre İran’da meydana gelen her şeyin arkasında yabancı güçleri arayan bir toplumsal psikolojiyi yansıtmaktadır.

İran’ın 19. yy’da Ruslar, 20. yy’ın başlarında Ruslar ve İngilizler ve yüzyılın devamında Amerikalılardan aldığı büyük darbeler, ülkenin siyasi hafızasına dış mihrakları, bir düşman olarak yansıtmıştır. 1979 Devrimi sonrasında ise ABD ve İsrail’in hayati düşmanlar olarak ilan edilmesi de İran’da bu dış mihrak kaygısını artırmıştır. Yıllar içerisinde bu iki ülkenin İran’ı hedef alan hasmane açıklamaları da bu kaygıyı tetiklemiştir. Sonuçta, geride kalan yaklaşık kırk yıllık İran İslam Cumhuriyeti tarihinde meydana gelen hemen her toplumsal olayın arkasında dış mihrakların olduğu iddia edilmiştir. Yaşanan son protestolara ilişkin ABD makamlarından gelen açıklamalar ve ABD Başkanı Donald Trump ve ekibinin İran aleyhtarı tutumu ise bekleneceği üzere İranlı siyasi elitlerin, protestoların fitilinin dış güçler tarafından ateşlendiği değerlendirmelerine neden olmuştur. İran’ı yakından takip edenler açısından ise bazı dış güçlerin İran’ı istikrarsızlaştırıp ülkenin mevcut rejimini değiştirme hayalleri gütmesi kadar, ülkede her an patlamaya neden olabilecek toplumsal şikayetlerin varlığı da aşikardır.

Protestoları kim neden başlattı?

 Bazı bankaların yanı sıra yüksek faiz vaadiyle mevduat toplayan Arman, Hazar (Caspian), Saminü’l-Hucec, Saminü’l-Eimme ve benzeri bazı finans kuruluşlarının iflas etmesi İran’da son dönemlerde önemli bir sorun olmuştu. Ülkede bu türden bir kısmı lisans sahibi olmayan ve mûdîlere yüzde 25’e varan astronomik faizler vaat eden binlerce kuruluş olduğu iddia edilmekte ve bu kuruluşlardan mağdur olanlar yıllardır dönem dönem ülke gündemine gelmektedir. Son olarak, Mayıs 2017’de İran’ın Kirman, Luristan ve diğer eyaletlerinde protestolar düzenlenmiş hatta Tahran yakınlarındaki Kerec’de Arman kurumunun bir yöneticisi öldürülmüş ancak olayın nedeni açıklanmamıştı. Diğer yandan, 19 Mayıs 2017 cumhurbaşkanlığı seçim kampanya ve tartışmalarına da rakiplerin karşılıklı yolsuzluk iddiaları damga vurmuştu. Seçimlerden bir süre önce ülkede bazı yöneticilerin aldıkları iddia edilen astronomik maaşlar da kamuoyu gündemini uzun süre meşgul etmişti. Ülkedeki bazı kronik ekonomik problemlerse kamuoyunun konuya gösterdiği ilgiyi öfkeye dönüştürmüştü.

İran uzun süredir, resmi verilere göre yüzde 9 dolaylarında enflasyon ve yüzde 13 civarında işsizlikle karşı karşıya. Özellikle enflasyon oranı aşırı yüksek değilse de İran’da asıl sorun ülke ekonomisinde yaşanan büyük daralmadır. Ayrıca giderek derinleşen gelir uçurumu ve düşen petrol fiyatları da ülkedeki ekonomik realitenin vahametini artırmaktadır. Yoksulluk sınırının bin dolar olduğu ülkede nüfusun önemli bir bölümü bu sınırın altında yaşıyor. Yaş ortalaması 29.4 olan İran’ın 80 milyonluk nüfusunda yaşanan beyin göçü, gelecek kaygısı ve siyasete duyulan güvensizlik sorunu daha da derinleştirmektedir. Bu sorunların farkında olan Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 19 Mayıs 2017 seçimlerine giden süreçte ve sonrasında sürekli olarak yeni dönemde ekonomiyi önceleyeceklerini vurgulamıştı. Ne var ki, 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan umduğu ekonomik sonuçları elde edemeyen Ruhani için ikinci dönemi de son derece sıkıntılı geçiyor. Hedeflenen ekonomik büyüme için yabancı yatırıma muhtaç olan İran, yabancı yatırımcının gelmekte çekimser kaldığı bir ülke olmayı sürdürdüğü gibi Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi ve hatta balistik füze projesinden dolayı yeni yaptırımların devreye sokulma riski de bulunuyor. Bu nedenle, ılımlı duruşundan dolayı Ruhani’ye ikinci bir dönem için vize veren İranlı seçmenlerin bazısının mevcut durumda kendisinden ümidi kestiği söylenebilir. Bu durum, bir yönüyle son protestolarda Ruhani aleyhine atılan sloganlarını da açıklamaktadır. Peki, ekonomi odaklı başlayan gösterilerde dilin ve tonun genel anlamda radikal politik bir mahiyet kazanması nasıl açıklanabilir?

İran’da siyaset ve ekonomi

İran’da son yıllara damgasını vuran en büyük toplumsal olay, dönemin Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın 2009 yılında ikinci dönem için seçilmesiyle patlak veren ve “Yeşil Hareket” olarak anılan olaylardır. Gerek bu olayların gerekse de 1997-2005 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı yapan Muhammed Hatemi döneminde meydana gelen olayların ortak paydası arkasındaki siyasi destekti.

Bu olaylarda, reformist Hatemi ya da Mir Hüseyin Musevi’yi destekleyen kitleler genelde siyasi nedenlerle gösterilere başlamış ve ülkedeki müesses nizamı hedef alan eylem ve söylemler geliştirmişlerdi. Son günlerde yaşanan olaylarsa ekonomik gerekçelerle patlak verdi ama siyasi bir desteğe sahip değil. Bu nedenle, göstericilerin Devrim Rehberi Ali Hameney’i ve Cumhurbaşkanı Ruhani’yi eş zamanlı ve sert ifadelerle hedef alması şaşırtıcı değil. Nitekim, Hameney çevresi de Ruhani’nin ekibi de protestoları kınayan açıklamalar yaptılar. Ruhani, Twitter hesabından paylaştığı mesajda, halkın şikayetlerini dile getirme hakkı olduğunu ancak bunun tahripkar bir tarzda yapılmasına izin verilmeyeceğini belirtti. Aslında gelişmeler, Ruhani’nin korktuğunun başına gelmesinden ibarettir.

Müesses nizamla Hatemi benzeri bir mücadele içine girmekten kaçınan Ruhani, selefinin “politik reformizminden” farklı olarak “ekonomik reformizm” vurgusu yapmış ve ülkede refahın artmasının devlet-toplum barışını da getireceğine inanmıştı. Ne var ki ekonomik daralma Ruhani’ye şimdiye kadar istediklerini gerçekleştirme imkanı tanımadı. İran’ın son aylarda karşı karşıya kaldığı ulusal güvenlik sorunları nedeniyle, İran Cumhurbaşkanı'nın öngörüldüğü şekilde “devletçi” bir tutum takınması da ekonomik karnesine eklenince, kendisinden hayal kırıklığı duyanların sayısını artırdı. Ekonomik göstergelerin ve ulusal güvenlik kaygılarının hızla yön değiştirmeyeceği dikkate alınınca, Ruhani’nin sistem içinde tutmayı arzu ettiği kitlelerin en azından bir bölümünün desteğini kaybetmeye devam edeceği söylenebilir. Son protestoların siyaseten “sahipsiz” bir görüntü vermesi ya da meşru siyaset sahnesinde yer alan hemen hiçbir aktörün protestoları sahiplenmemesi bunun bir işareti.

Yaşanan olayların bir de ironik  olarak nitelendirilebilecek bir boyutu da var. Ahmedinejad müesses nizamın o dönemki sembol isimlerinden birisi olarak 2009 yılındaki protestoların hedefindeydi. Şimdi ise aynı Ahmedinejad, Hameney dahil müesses nizamın temsilcileriyle artan bir siyasi gerilimin içine girmiş bulunuyor. Her ne kadar bunu söylemek için henüz erkense de Ahmedinejad’ın önümüzdeki dönemde, radikalleşen bu kitleyle bağlantı kurmaya çalışacağı öngörülebilir. 1979 Devriminin en önemli aktörlerinden ve Ayetullah Humeyni’nin en yakınlarından birisi olan Haşimi Rafsancani’nin 2010’larda reformist siyasetin odağına oturduğu hesaba katılırsa Ahmedinejad’ın da kendine özgü bir reform anlayışıyla 2020’li yıllara damga vurması olasıdır. Hatemi ve Musevi gibi isimlerin seksene yaklaşan yaşları ve siyasi yasaklı olmaları dikkate alınınca 62 yaşındaki Ahmedinejad’ın benzer bir manevra yapmaya çalışması uzak bir olasılık değildir.

Türkiye açısından bakıldığında ise olayların ihtiyatla karşılandığı görülmektedir. Protestoların ABD- İsrail- Suudi Arabistan cephesinin İran aleyhtarı tutumunu sertleştirdiği bir dönemde meydana gelmesi Ankara’da da olayların mahiyetine ilişkin kuşkulara neden olmuştur. Kaldı ki, siyasi liderliği çok daha belirgin 2009 olaylarında bile Ankara, ihtiyatı elden bırakmamış ve ülkede diyalog ve siyasetin öncelemesi yönündeki açıklamalara öncelik vermişti. Ankara açısından İran’da meydana gelen olaylar, kuşkusuz bu ülkenin iç meselesidir. Ancak, yukarıda da işaret edildiği üzere İran’a yönelik dış tehditler dikkate alınırken, olayların İran’da meydana getireceği orta ve uzun vadeli sonuçlar da hesaba katılmalıdır. 1979’da oluşan siyasi yapı ve muhafazakar-reformist çizgisindeki kamplaşma üzerinden yürüyen İran siyaseti, artık ülkenin gelişen koşulları karşısında yetersiz ve anakronik kalmaktadır. Bu nedenle, anlık gelişmeler karşısında takınılan söylem ya da geliştirilen politikalarda teenniyi elden bırakmadan bu ve benzeri olayların İran siyasetinde meydana getireceği kırılmalar da yakından izlenmelidir.     

Siyasette kartlar yeniden karılabilir

Ülkeden gelen haberler İran’daki protestoların henüz bir yatışma emaresi göstermediğine işaret etmektedir. 31 Aralık’ta yani olayların dördüncü gününde Loristan eyaletinde can kayıplarının yaşanması, -her ne kadar resmi makamlar bu ölümlerden güvenlik güçlerinin sorumlu olmadığını ve ateş açanların yabancı ajanlar olduğunu savunsa da- atmosferi daha da germiştir. Ne var ki, hükümet kanadından halkın taleplerinin önemsendiği yönünde gelen açıklamaların ya da güvenlik önlemlerinin artmasıyla olayların bir aşamada sakinleşeceği öngörülebilir.

Geriye ise iki önemli soru kalacaktır. İlk soru, Ruhani hükümetinin ülkedeki kötü ekonomik gidişatı nasıl önleyeceğine ilişkindir. Hameney’in ifadesiyle, nükleer anlaşmayla çok fazla “vakit kaybeden” Ruhani’nin, ekonomide amaçlanan büyümeyi sağlamak için ülkeye yabancı yatırım çekmek dışında bir planının olup olmadığı henüz net değil. İran’da giderek büyüyen bir kitlenin meşru siyaset sahnesinde kendisine yer bulup bulamayacağı da soruların ikincisidir. Hala birinci ve ikinci devrimci nesillerin tahakkümünde olan İran siyasetiyle genç nüfus arasındaki mesafe açılmaktadır. Bu durumda, genç bir liderin yakın gelecekte kamuya mal olması zor olacağı için söz konusu kitle ya daha fazla radikalleşecek ya da İran siyasetinde mevcut kartlar yeniden karılacaktır. Her halükarda, kısa vadeli sonuçlarını kolaylıkla kestiremeyeceğimiz son gelişmelerin da İran’ı orta ve uzun vadede bekleyen önemli dönüşümlerin habercisi olduğu söylenebilir.

[Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını Leiden Üniversitesi İran Çalışmaları bölümünde tamamlayan Serhan Afacan, İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) iç politika koordinatörüdür]

FEHİM TAŞTEKİN: İRAN NEREYE GİDİYOR? | GAZETE DUVAR

İranlıların dışarıdan yönlendirmelerle rejim değiştirmeye kalkışacakları beklentisi de boş. Geçmişte yurtdışında yaşayan rejim karşıtları bile dış müdahalelere prim vermedi... Bu gösteriler çığırından çıkartılmazsa değişim kanallarını tıkayan statükoya karşı Ruhani’nin elini güçlendirebilir. Tersi olursa bu olaylar rejimin zinde unsurların elinde, sistemi dönüştürmeye yönelik çabaların üzerinde ilave bir balyoza dönüşür.

İran, üzerinde çok konuştuğumuz ama en az bildiğimiz bir ülke. Elbette anlaşılması kolay bir toplum veya sistem değil. Bir kere hariçten basmakalıp yaklaşımlarla çözümlenmesi zor.

28 Aralık’ta Meşhed’de başlayıp diğer kentlere de yayılan gösteriler nedeniyle ‘İran Baharı’ ve ‘İran Devrimi’nden rejim değiştirme komplosuna varan çıkarımlar yapıldı.

1979 sonrası şekillenen siyasal yapıya renk veren belli başlı akımlardan hareketle sokağı tanımlayabiliyorduk. ‘Reformcular’ ile ‘muhafazakârlar’, ‘inkilabiler’ (devrimciler) ile ‘zıddi inkilabiler’ (devrim karşıtları), ‘reformcular-solcular’ ile ‘usulgarayan’ (ilkeciler- gelenekçi muhafazakârlar), ‘ılımlılar’ ile ‘radikaller’ ya da gelenekçiler ile hem sağa hem sola hitap eden ‘amelgarayan’ (amelciler-pragmatist modern muhafazakârlar) üzerinden kurduğumuz karşıtlıklar tabloyu anlamayı kolaylaştırıyordu. Gerçi bu denklemleri çözerken de beynimiz patlıyordu. Sonuç itibariyle Mehdi Kerrubi gibi sola öncülük eden molla ile sağa öncülük eden mollalar aynı sarıkla karşımıza çıkıyor.

Parti, grup, cephe veya akımlar kendi iç dinamik ve ideolojik arka planlarıyla iyice anlaşılmadığından 2009’da devrimin lider kadrolarında yer almış isimlerin öncülüğünde yönetime meydan okuyan ‘Yeşil Hareket’ de ‘karşı devrim’ provası gibi okundu. Bu çıkarımlar her türlü rahatsızlığı ‘rejim düşmanlığı’ olarak görmeyi tercih eden statükonun da işini kolaylaştırıyordu.

***

Son gösteriler çıkış yerleri, atılan sloganlar, talepler, bunlara karşı hükümet ve muhalefetin tutumu dikkate alındığında zaten yanlışlar üzerine kurulu olan ezberlerimizi iyice tarumar etti.

Bir kere şunu iyice belleyelim: İran halkı protest bir karaktere sahiptir. Diğer Ortadoğu toplumlarıyla kıyaslanamayacak kadar devingendir. Bu ülkede fiyat artışları, işsizlik ve kötü ekonomik koşullara karşı gösteriler hiç de eksik olmuyor. Çok daha kitleselleşen gösteriler de az sayılmaz. Mesela ‘ılımlı muhafazakâr’ Haşimi Rafsancani 1992 ve 1995’te büyük protestolarla yüzleşmişti. Diğer cumhurbaşkanlarının dönemlerinde de protestolar eksik olmadı. Şu anki Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani seçildiği 2013’ten beri işçi, memur ve emeklilerin pankart ve sloganlarıyla karşılaştı. Yani İranlılar ‘küresel cahil’ Donald Trump’ın zannettiği gibi şiddetle bastırılan 2009’dan bu yana ilk kez sokağa çıkmış değil.

Kuşkusuz son gösteriler birden fazla şehre yayılıp rejimin unsurlarını hedef aldığı için gündemi kolayca işgal etti.

Protesto dalgasıyla ilgili İranlı uzmanların da yorum yapmak için beklemeyi tercih ettiği bir bulanıklık var:

– Gösteriler, Tahran’da değil İmam Rıza’nın türbesi nedeniyle Şiiliğin en önemli şehirlerinden biri olan Meşhed’de tetiklendi. Yılda 2-3 milyon ziyaretçiyi ağırlayan Meşhed istihbarat ve polis birimlerinin gözaltında tuttuğu bir şehir. Gösteriler Meşhed’den sonra Hazreti Fatıma’nın türbesinin bulunduğu Kum’a da sıçradı. Bu yüzden hükümet kanadı, gösterileri ‘muhafazakâr’ muhalefetin tezgâhladığını öne sürdü. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Ali Şemhani, Meşhed Cuma İmamı Ahmed Alemulhuda’yı gösterileri yönlendirmekle suçladı. Alemulhuda, Ruhani’ye karşı muhafazakârların adayı olan İbrahim Reisi’nin kayınpederi. Reisi memleketi Meşhed ve Kum’da Ruhani’yi açık farkla geride bırakmıştı. Şemhani haklı olsa bile gösteriler kısa sürede sistemle derdi olan farklı kesimleri içine çekti. Ekonomik taleplerle başlayan gösteriler sistem içinde birbirine rakip aktörlerin hedef alındığı bir siyasal karakter kazandı. “Hamaney’e ölüm”, “Ruhani’ye ölüm” ve “Devrim Muhafızları’na ölüm” sloganları en fazla dikkat çekenleriydi.

– Yeşil Hareket’in bileşenleri dahil ana siyasal akımların hiçbiri gösterilere katılmadı. Hatta 2009’dan beri ev hapsinde tutulan Mehdi Kerrubi ve Mir Hüseyin Musavi için kimse slogan atmadı.

– 2009’daki gibi öfkeye liderlik eden bir kadro, siyasal bir bütünlük ve söylemde tutarlılık yok. Tepesi atık sloganlar öne çıkıyor. “Fiyatlara ölüm” her kesimin gönlünden geçen belki tek slogan.

– Örtünme dayatmasına karşı birkaç kadının cesur çıkışı da sosyal medyada öne çıktı. Fakat örtü, öfkenin tam odağında gözükmüyor. Kuşkusuz örtü zorunluluğu İran’ın en önemli sınavlarından birisi. Bu konuda son zamanlarda görülen esneme, dayatmanın tamamen kalktığı bir özgürleşmeye varmazsa rejim en ciddi meydan okumayı bu meseleden görebilir. İran’da kadınlar değişimin güçlü dinamiği olageldi. Her şeye rağmen bu karakter kaybolmadı.

– Sloganlar milliyetçi bir dönüşüme de işaret ediyor. Bir tarafta ‘İranlılık’ diğer tarafta bunu aşan ‘Farslık’ refleksi. Suriye ve Yemen’den Gazze’ye kadar İran dışındaki mücadeleler için harcanan paraları eleştirenlerin tutumu ‘İranlılar için İran’ diye özetlenebilir. Milliyetçi-ırkçı savrulma ise “Hepimiz İranlıyız, Arapları tanımıyoruz” sloganında kendini ele veriyor.

– Bütün sindirme politikalarına rağmen rejim karşıtlarının potansiyelini koruduğu da anlaşılıyor. “İslami bir cumhuriyet istemiyoruz”, “Bağımsızlık, Özgürlük, İran Cumhuriyeti”, “Reformcular, muhafazakârlar; oyun bitti”, “Öleceğiz ve İran’ı geri alacağız” sloganları atıldı.

– Partiler ve liderler olmadan gelişen gösteri dalgası yeni bir dinamiğe işaret ediyor. Şah dönemini görmemiş, devrim sürecini yaşamamış ve onda dördü işsiz olan gençler, örgütsel yapılardan bağımsız davranıyor. Başıbozukluk içinde kendi mecrasını yaratan insanlar var. Bu tür mecralar kolayca şiddete savrulup sistemin güç kullanmasına bahane sunuyor.

– Bu karmaşa da “Rıza Şah, huzur içinde yat” diyenler de çıktı. Kuşkusuz İranlılar arasında Pehlevileri modern İran’ı inşa eden hanedan olarak görenler var. Şahlık birileri için nostalji özelliğini koruyor.

– Belli yerlerdeki sınırlı müdahalelere rağmen güvenlik güçleri kendilerini dikkat çekici şekilde tuttu. Ya ciddi bir tehdit olarak görmedikleri için izleme modunda kaldılar ya da ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve BAE ortaklığının İran’ı dışarıda önleme, içeride karıştırma çabalarını artırdığı bir dönemde bilerek müdahale etmediler. Yıllarca Güvenlik Konseyi başkanlığı yapmış olan Ruhani’nin güvenlik birimlerinin tutumunda ne derece belirleyici olduğunu bilmiyoruz.

Tabii komplo teorisine “Gösterilerin arkasında kendileri olduğu için müdahale etmediler” cümlesi eklenebilir ama bu ziyadesiyle meseleyi basitleştirmek olur ve bizi hakikatten uzaklaştırır. O hakikat yolsuzluk, işsizlik, enflasyon, pahalılık, yaptırımların getirdiği zorluklar, ekonomiye çeşitlendirecek yatırımlar kısıtlı kalırken dini kurumlara bol keseden ayrılan ödenekler, denetimsizlik, özgürlüklerin kısıtlanması ve halk iradesinin üzerine çıkan ‘ilahi’ iradelerin insanları bezdirmiş olmasıdır.

– Yönetim bu kez en azından göstericileri şeytanileştirme yoluna gitmedi. Ruhani taleplere hak veren ve özeleştiri yapan bir duruş sergiledi. Bu önemli. Medyada da insanların taleplerine kulak verilmesi gerektiği vurgulandı. Hamaney’in kontrolündeki devlet televizyonunda ünlü sunucu Rıza Raşidpur, Ruhani taraftarı bir vekile şu soruyu sordu:
“Meclis önünde barışçıl gösteriler düzenlenirken kaç kez arabanızı durdurup bu insanların ne istediğini sordunuz?”

Yetkilileri durdurup gösteriler hakkında ne düşündüklerine soran Raşidpur’a ait video kesitlerini yayan Devrim Muhafızları’nın finanse ettiği yayın organlarıydı. Bu İran’daki çeşitliliğe, dinamizme ve siyasi aklın işleyiş biçimine dair fikir veriyor. Camia Ferda gazetesi “Siyasi protestoları ekonomik ve sosyal reformlarla bitir” diye yol gösterdi. Reformcu Bahar gazetesi şu çağrıyı yaptı: “İnsanlar memnun değil, ne sağdan, ne soldan, ne usulgarayandan, ne reformcudan, ne ılımlıdan ne de radikalden: Lütfen dinleyin.”
Eftab Yezd gazetesi de “Sayın Ruhani! Halkla Konuş” diye seslendi.

***

Mevcut görüntüden ‘molla rejimi dağılıyor’ sonucu çıkarmak ziyadesiyle abartılı olur. Rejim kendisini korumak için sadece güvenlik unsurlarını değil geniş kitleleri seferber etme potansiyelini hâlâ koruyor. Milyonların sokaklara dökülmesi dini lider dahil Şii mercilerin vereceği çağrılara bağlı. Mesele, “Dış güçlerin komplolarına karşı İslami rejimi koruma” konseptine çekildiğinde iş değişir. O zaman sistem Devrim Muhafızları ve Besic güçlerini devreye sokmaktan çekinmez. O yüzden reformcular halkın meşru değişim taleplerinin anlaşılması, baskının doğru bir şekilde yönlendirilmesi, tartışmadaki odağın herkesi ilgilendiren sorunlardan uzaklaşmamasının önemini vurguluyor.

İranlıların dışarıdan yönlendirmelerle rejim değiştirmeye kalkışacakları beklentisi de boş. Geçmişte yurtdışında yaşayan rejim karşıtları bile dış müdahalelere prim vermedi. Anketlere bakılırsa insanlar, hükümeti eleştirseler de ekonomik sıkıntılardan dolayı Batı’nın yaptırımlarını sorumlu tutmaya devam ediyor. Nükleer anlaşmaya rağmen ABD’nin diğer ülkeleri İran’a yatırım yapmaktan caydırdığını düşünenler çok. Halkta hayalkırıklığı büyük ama öfkenin yöneldiği ya da yöneleceği adres sadece hükümet değil. Bu yüzden ABD Başkanı Trump’ın dün terörist muamelesi yaptığı İranlılara sunduğu desteğin alıcısının çıkacağını zannetmiyorum. İran’ın Ortadoğu’da etkin olma çabası, IŞİD’e karşı Suriye-Irak sahnesinde yürüttüğü savaş, Hizbullah ve Filistinli örgütlere desteğin mantığı sorgulansa da bunun halkın tercihlerinde mutlak belirleyici olduğunu söylemek de zor. Aksi halde Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin bir stara dönüşmesini izah etmek zorlaşır. Büyük bir savaş ve kriz çıkmadığı sürece dış politika konuları iç politikayı tayin etmede marjinal etkiye sahip. Ayrıca İran’ın IŞİD gibi Şii düşmanı örgütlere karşı dışarıda ‘önleyici savaş’ yürüttüğü savı destek buluyor.

Bu gösteriler çığırından çıkartılmazsa değişim kanallarını tıkayan statükoya karşı Ruhani’nin elini güçlendirebilir. Tersi olursa bu olaylar rejimin zinde unsurların elinde, sistemi dönüştürmeye yönelik çabaların üzerinde ilave bir balyoza dönüşür. Sistemin son dalgayı nasıl atlatacağını bilmiyoruz. Fakat değişim baskısı bir kez daha ötelense de yok edilemez. Hiçbir sınır tanımayan yeni nesillerin düşünme bağlamları farklı. Statükoyu koruma direnci İran’a daha kırılgan, huzursuz, istikrarsız ve farklı müdahale seçeneklerine açık hale getirebilir. İran önümüzdeki süreçte kendi çözümünü üretmek durumunda.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Avatar
ihsan - 10 ay önce
şu anda olaylar yatıştı iş ekonomik iran paraları suriye yemen yayılmacılığına harcarken halkını ihmal etti haklılar