Başkanlık seçimleri ABD dış politikasını nasıl etkileyecek

İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Köni, ABD'de kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerini ve muhtemel sonuçlarını, adayların başlıca dış politika tezlerinden hareketle değerlendirdi.

Başkanlık seçimleri ABD dış politikasını nasıl etkileyecek
19 Ağustos 2016 Cuma 12:24

Amerikan seçimleri bütün ülkeleri ilgilendiriyor. Çünkü Amerika, Roma İmparatorluğu gibi dünyaya sosyal, ekonomik ve siyasal değerlerini yayan güçlü bir yapıya sahip. Bazı Amerikalı yazarlar 'imparatorluk' kelimesindeki ağırlıktan kaçarak Amerika için ‘umpire’ yani iyi niyetli 'hegemon' kelimesini kullanmayı tercih ediyor. Amerika’ya neden iyi niyetli hegemon denildiğini, Amerika’nın Birleşmiş Milletler elçisi Samantha Powers’in ifadelerinden anlamak mümkün. Powers niçin başka ülkelerdeki insan hakları ihlallerine ve özgürlüklerin kısıtlanmasına müdahale ettiklerini, "Hükümetlerin kendi vatandaşlarına karşı davranışları bizi ilgilendiriyor. İlgilendiriyor çünkü uluslararası barış ve güvenliğe direkt etkileri oluyor" diye açıklıyor.

Ancak bu müdahalelerin Amerikan halkı ve Amerika'nın müttefikleri üzerinde yoğun etkileri var. Bir ülkeye yapılan müdahale, bir savaş belli bir sonuca ulaşıp bitmiyor. Bir eğri şeklinde geri dönerek Amerika’ya ve müttefik ülkelere yansıyor ve tahmin edilemeyen sonuçlar doğuruyor. Afganistan ve Irak’a yapılan müdahalelerden sonra yüksek askeri harcamaların büyük ölçüde rol oynadığı bir ekonomik çöküntüye giden Amerika yüzünden, ekonomik sistem içindeki ülkelerde iktisadi krizler, iflaslar, sosyal çöküntüler oluyor. Hatta Amerikan halkı Wall Street’i işgal ederek kaybolan gelirlerini geri istemişti. Bu kaos ortamında Amerikalı yatırımcılar, işçiliğin daha ucuz olduğu Çin’de yatırımlarını gerçekleştiriyor.

Çin ve Amerika'nın baş sorumlusu olduğu iklim değişikliği dünyayı etkisi altına alırken, Libya ve Suriye'de olduğu gibi Ortadoğu’daki rejimlere müdahaleler Türkiye’den Avrupa’ya kadar göçlerin yaşanmasına neden oluyor ve aniden ortaya çıkan DAEŞ gibi örgütler Ortadoğu ülkelerinin siyasal ve sosyal dengelerini bozuyor. Radikalleşen Ortadoğuluların terör eylemleri Avrupa’ya olduğu kadar Amerika'nın içine de yansıyor. Amerika’da zorunlu olarak iç güvenlik sistemi sertleşiyor ve bu durum insan haklarını ve ifade özgürlüklerini zora sokuyor.

Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, Avrupa’nın Sovyet işgalinden korunması için kurulan NATO nedense kapitalizme açılan Rusya Federasyonu civarında önlemler alıyor, füze yerleştiriyor, Gürcistan, Ukrayna ve gerekirse Azerbaycan’ı İttifak'a almak istiyor. Böylece yeni çatışma alanları ortaya çıkıyor. Oysa Amerika’nın müttefikleri, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Amerikancı değiller. Transatlantik harmonisi Brexit'te görüldüğü gibi zayıflıyor. Avrupalı ülkeler terörizme maruz kalmamak için, İspanya’nın yaptığı gibi Amerikan politikalarından uzaklaşıyor ve askeri harcamalarını artırmak istemiyor.

Uluslararası ilişkilerin yukarıda çizmeye çalıştığımız tablosuna göre Amerikan başkan adaylarının söylemleri değerlendirilecek olunursa, Amerikan basınının ortaya koyduğu Trump korkusunun dışında bir tablonun ortaya çıktığını görmek mümkün. Önce Meksika olayından başlayalım: Her sene binlerce Meksikalı, Amerika’nın güney sırlarını geçerek California, Texas ve New Mexico’ya çalışmaya geliyor. Bir kısmı Amerika’da kalıyor ve Amerikan iş hayatına katılıyor. Amerika, Meksika, Kanada arasında kurulan Nafta ekonomik örgütü işlemiyor. Zaten Avrupa’da da Latin kökenli ülkeler (Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz) ekonomilerini düzeltemiyor. Kanada’nın Latin bölgesi Quebec’te de durum aynı.

Trump işlerini çalan, işsizlik yaratan Hispaniklere karşı ve sınıra duvar örmek istiyor. Trump NATO stratejilerini izlemeye zorlanan müttefiklerin serbest bırakılması taraftarı. Askeri harcamaların uydurulmuş tehditler otaya atılarak yükseltilmesini istemiyor. Amerika, müttefiklerini korumak için, işletmeleri bir hayli pahalı olan sekiz yüz kadar üsse sahip. Trump bu üslerin parasını, korunmak isteyen ülkelerin ödemesi gerektiğini söylüyor. "Müttefikler korunmak istemiyorlarsa NATO’dan ayrılabilirler" diyor. Zaten orta sınıf Amerikan halkı milyarlarca dolara mal olan askeri harcamalardan ve askeri endüstriyel yapılanmadan rahatsız.

"Hillary Clinton’ın mektuplarını Rusya bulup çıkarsın" dediği ve Rusya ile barışı geliştirmek istediği için, Demokratlar tarafından "Rusya’nın Washington’daki adamı" ilan edilerek iftiraya uğruyor. İşin ilginç yanı, 1992 seçimlerinde Hillary’nin kocası olan Başkan Clinton, baba Bush tarafından 'Rusya’nın adamı' olarak nitelendirilmişti. Hillary Clinton ise klasik bir politika söylemi izleyerek Rusya’ya haddinin bildirilmesi gerektiğini söylüyor ve Kennedy’den beri klasik bir söylem halini alan nükleer savaş tehdidini kullanıyor. Rusların Balkanlara ve Baltık ülkelerine müdahale edebileceği fikrini destekliyor. Bu arada NATO, Baltık bölgesine asker yığmaya devam ediyor.

Amerika’nın üzerinde durduğu, Rusya'yla ilgili bir başka konu ise Karadeniz'in stratejik durumunun değiştirilmesi. Rusya’yı Karadeniz’de sıkıştırmak için, Amerika 1936 yılında imzalanan Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesini istiyor. Lozan Antlaşması'nın bir parçası olan bu antlaşmada yapılacak değişikliklerde, Türkiye’nin güvenliği ve toprak bütünlüğüyle ilgili boyutların da dikkate alındığını ümit ediyoruz.

Çin’e gelince; Çin'in ekonomik büyümesini hem Clinton hem de Trump bir tehdit olarak görüyor. Her ikisi de Çin’deki yatırımları ve sanayi üretimini Amerika’ya geri getirme sözü veriyor. Trump'ın yaklaşımı, Çin’le iyi müzakere edilmediği hususunda. Öte yandan Amerika Çin’i, petrol ve balık kaynaklarının bulunduğu Güney Çin Denizi'nde donanması ile sıkıştırıyor. Japonya, Filipin ve Vietnam yönetimlerini yanına çekerek Çin’in denizlerde ve özellikle Pasifik'te ileri hamleler yapmasını önlemeye çalışıyor, Uygur Türklerini tahrik ediyor, Nepal’e destek veriyor ve Myanmar üzerinden gelen petrol boru hatlarının kesilmesine çalışıyor.

Bazı Amerikalı stratejistler karadan atılan füze sistemlerinin geliştiği bir dönemde, çok pahalı olan gemiler yerine nükleer başlık taşıyan denizaltıların Amerikan donanması ve güvenliği için yeterli olacağını ileri sürüyor. Hillary Clinton’ın savunma harcamalarının artırılması konusunda belirli bir tutumu olmadığı görülüyor. Her iki aday aynı zamanda Amerikan ordusunun güçlendirileceğini belirtiyor.

Peki, Amerikan basınının genel haber ve yorumlarına bakarak, Trump’ın söylemlerinden ürkmek mi gerekiyor? Trump Amerika’nın kapılarının Müslümanlara kapatılacağını ve ülke içindeki Müslüman kitlenin izlenmesi gerektiğini söylüyor. Trump’ın bu görüşlerini Başkan Obama’nın politikalarına bakarak anlamak mümkün görünüyor. Başkan Obama, "Evet yapabiliriz" sözcükleriyle iktidara geldiğinde dünyada yeni umutlar yeşermişti. Obama ilk ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Ortadoğu’ya barış vadetti. İkinci ziyaretini Mısır’a yaptı ve İran’a dost elini uzatacağını söyledi. Obama çöken Amerikan ekonomisini kaldırmak için harekete geçti. Ancak Başkan Obama'nın Amerikan lobilerine karşı koyması ancak iki sene sürebildi. Arap Baharı adı verilen ayaklanmalarla Ortadoğu karıştı. Libya’ya müdahale edildi. 2011’de başlayan ayaklanmalarla Suriye olayları gelişti ve DAEŞ, El Kaide gibi "cihatçı" örgütler Ortadoğu’da boy gösterdi. Obama Ortadoğu barışını kurmak için İsrail’i zorlayınca, İsrail Başbakanı Netanyahu Amerikan Kongresi önünde yaptığı konuşmada İran’ın nükleer tehdidinden bahsetti. Kongre kendisini defalarca ayağa kalkarak alkışladı. İsrail’in Obama yönetimiyle arasının açık olduğu ana akım Washington medyasında yer buldu. Obama giderayak İsrail’e on yıl sürecek büyük askeri yardım anlaşmasını imzaladı.

Hillary Clinton, Trump ve -Sanders hariç- diğer lider adayları, ABD'deki en büyük lobi kuruluşu olan AIPAC önünde konuşarak Ortadoğu'da neler yapacaklarını anlattılar. AIPAC lobisi önünde standart konuşma yapan Trump, basın önündeki konuşmalarda ise İsrail-Filistin sorununda tarafsız olunması gerektiğini söylüyor. Rusya’nın Suriye sorununa karışmasını olumlu buluyor. Küba ambargosu için "elli yıl yeterli oldu" diyerek Obama’nın politikasına olumlu bakıyor. Hillary Clinton belli lobilere daha yakın görünüyor. Suriye’ye müdahale edilmesini ve Esad’ın gitmesi gerektiğini söylüyor. İsrail gibi o da İran’la yapılan nükleer anlaşmanın tekrar gözden geçirilmesi ve bazı konularda İran’a baskı yapılması gereğinden bahsediyor. Clinton döneminde Ortadoğu eski heyecanlı günlerine kavuşacak gibi görünüyor.

Clinton ırksal adalete inanıyor ve eşit vatandaşlık konusunda kararlı gözüküyor. Göçmenler konusunda yeni bir düzenleme yapılması gereğinden söz ediyor. Trump’dan ayrı olarak iklim değişikliği konusunda 2015'te yapılan iklim antlaşmasının uygulanmasından yana.
Bir kadının Amerikan başkanı seçilmesi Amerikan başkanlık tarihi açısından önemli sonuçlar doğuracak bir gelişme olsa da Clinton’un söylemi, Fransızların deyişiyle, "Ne kadar değişirse değişsin aynı şey" şeklindeki Amerikan politikalarını anlatıyor gibi.

 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×