Başbakan Erdoğan’ın “dindar gençlik” yetiştireceğiz sözlerinin ardından“tinerci bir nesil mi yetiştirelim” ifadesi gündemi geniş çapta işgal etti. Bu sözleri değerlendirmek niyetim yok. Ben asıl Cüneyt Özdemir’in tinerci bir gencimizi stüdyoya getirmesi fikrine gerçekten hayran kaldım.
Başbakan’ın böyle güzel bir gazetecilik fikrine kızmasını ise anlamak mümkün değil. Tinerciler bizim çocuklarımız değil mi? Tinerciyle konuşmak onu meşrulaştırmak anlamına mı geliyor? Veya tinerci genç dinsiz mi olmak zorunda? Ağzınızda genç diyorsunuz. Genç her kulvara savrulmuş olabilir. Onun elinden tutması gereken ilk başta sizin kendinizsiniz Sayın Başbakan.
Şahsen ben çok hoşlandım Cüneyt Özdemir’in yaptığı programdan. Çünkü bir vatandaş olarak tinerci çocuklarımıza karşı hep bir merak olageldi zihnimde. Onlara karşı aslında hepimiz sorumluyuz. Onlar bizim ihmallerimizin, vurdumduymazlıklarımızın, bencilliklerimizin mahsulüdürler zaten. Onlar bizim sızlayan yaramızdır. Bu yarayı tanımaya çalışmak, sargısını açıp bakmak neden kötü olsun ki...
Tinerci genç ve dindar genç karşılaştırması bana Ayışığı altında (Zire Noore Mah / Under The Moonlight) isimli bir İran filmini hatırlattı. Bu filmde medresede İslami ilimler tahsil eden bir gencin, bir vesileyle yolu köprünün altında yaşamaya mahkum olmuş, bir nevi bizim tinerci dediğimiz insanlarla kesişiyor. Genç hocanın zihninde onlara karşı bir önyargı var. Onları dinden, Allah sevgisinden ve insanlıktan uzak sanıyor. Daha sonra olayların cereyanında anlıyor ki bu insanların kalbindeki Allah sevgisi ve iyilik duygusu, aslında medresede Allah’ı tanıma dersi veren bazı hocalardan bile daha güçlü ve güzel.
Her zaman şuna inanmışım ve inanmaya devam ediyorum ki, kimsenin kalbiyle Allah’ı arasına girilmez. Kimin daha iyi olduğunu, kimin Allah’a daha yakın olduğunu bir tek yüce Allah kendisi bilir.
Esasen insan, üstün olduğunu düşündükçe kıymetsizleşir. Tinerci gençler bizim günahlarımız gibidir. Onlar azaldıkça biz temizlenmiş oluyoruz. Onların bir çoğu kendi yanlışlarının değil, bizim, yani sıcak evlerinde yaşayan halkın yanlışlarının ve acımasızlıklarının mahsulüdürler. Onların durumundan dolayı, onlardan çok biziler utanmalıyız.
Dindar gençliğin karşısında tinerci gençliği telaffuz etmek büyük yanlıştır. Hatta genel olarak “dindar kesim”, “dindar gençlik” gibi kavramları da çok telaffuz etmemek gerekir. Söylenecekse “daha dindar” veya “dini hassasiyeti daha çok olan” gibi nitelendirmeler kullanılmalı. Çünkü ülkemiz insanları arasında kendisini tümüyle “dindar olmayan” olarak tanımlamayı kabul edecek pek az insan vardır. İnsanların din ve dindarlık anlayışı farklı olabiliyor ve buna saygı da duymak gerekir.
Kimine göre dindarlık daha çok zahiri bir olgu, kimine göre ise daha çok batini ve içsel bir olgudur. Kimine göre dindarlık “eline diline beline” sahip çıkmak, kimine göre ise “sakalından sarığına kadar İslami sünnetleri” hayatına hakim kılmaktır.
Son olarak şu rivayeti nakletmekte fayda görüyoruz: Peygamberimiz hakkında bir şeyler duyan sahra sakini Araplardan biri peygamber efendimizin huzuruna geldi. Peygamber efendimize “din nedir” diye sordu. Peygamberimiz “din ahlaktır” diye yanıtladı. Arap tekrar ve tekrar sordu. Üç defa aynı cevabı aldıktan sonra bu sefer “ahlak nedir” diye sorunca. Efendimiz şöyle cevap verdi: “Öfkelenmemen ve öfkeni yutmandır.”
Alın işte size bambaşka bir bakış açısı. Hem de Peygamber efendimizin dilinden. Şimdi bu tanıma göre kim dindardır kim dindar değildir?!
Bu tür anahtar kelimeleri daha temkinli kullanmak gerekir. Özellikle bu ülkenin başbakanı iseniz!
Bu yazı toplam 489 defa okunmuştur.