PİYASALAR
IMKB     59.332
Dolar     1,7645
Euro     2,3275
Altın     650,41
ÇOK OKUNANLAR
HAVA DURUMU
İstanbul
-1 / 2 °C
Ankara
-7 / 0 °C
İzmir
-2 / 8 °C
Erzurum
-22 / -4 °C
Konya
-11 / 4 °C
YORUMLANAN
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
02 Temmuz 2010 Cuma 07:49

'Siyasetle tek bağım...'

Marketing Türkiye'nin Cem yılmaz ile yaptığı röportajda çarpıcıcı açıklamalar. Siyasete girecek mi?

Reklamdan siyasete, medya dünyasından sinemaya kadar pek çok konuyla ilgili görüşlerini aldığımız "Komedinin dahi çocuğu" Cem Yılmaz "reklamın dahi" çocuklarıyla öyle ilginç açıklamalarda bulundu ki kafamız karşıtı: Cem Yılmaz bir "Reklamcı" mı yoksa "Komedyen" mi?

Türkiye'nin belki de en büyük komedyeni Cem Yılmaz, önce Panasonic reklamlarıyla çıktı karşımıza. Reklam filmlerinden çok radyo spotlarıyla dikkat çeken Panasonic kampanyasının ardından Mavi Jeans reklamlarıyla yüzümüze hafiften bir tebessüm getirdi. Daha sonra oynadığı Telsim reklamları ise Cem Yılmaz'ın reklam kariyerinde bir dönüm noktası oldu adeta. Birden bire sokaktaki herkes Cem Yılmaz'lı Telsim reklamlarından bahseder olmuştu. Nasıl ki dizi filmlerin yeni bölümleri heyecanla bekleniyorsa Cem Yılmaz'ın reklamları da o heyecanla bekleniyordu artık... Doritos Alaturka ve Opet için kamera karşısına geçtiği reklamlar ise kelimenin tam anlamıyla birer efsaneye dönüşmüştü. Reklam filmlerinin yeni bölümlerinin yayınlanacağı, ana haber bültenlerinde duyurulurken reklam filmleri de internette tıklanma rekorları kırıyordu. Başarılı komedyen bu reklamlardaki başarısını Türk Telekom reklamlarında da sürdürdü. Üstelik Türk reklam tarihine adını altın harflerle yazdıran bu kampanyaların bir çoğunda oyunculuktan öte katkısı vardı Cem Yılmaz'ın. Kimi için senaryo yazdı, kimi için yeni karakterler oluşturdu, kimininse kreatif fikrini bizzat kendisi buldu.

Cem Yılmaz'la söyleşi için bir araya geldiğimizde birkaç soruyla reklam dünyasında yaptığı işleri konuşup ardından başka konulara geçeriz sanıyorduk. Ne de olsa o bir komedyendi, reklamla ilgili uzun uzadıya konuşacak değildi ya! Ancak öyle olmadı. İlk birkaç sorudan sonra gördük ki karşımızda en baba reklamcılara taş çıkartacak kadar reklam konusunda deneyimli bir isim var. Cem Yılmaz reklam dünyası ve reklamın dahi çocukları hakkında öyle ilginç açıklamalar yaptı ki bu söyleşiyi kapağa çıkarmak farz oldu...

Bir şeyi netleştirerek başlayalım dilerseniz röportaja... Siz kendinizi "reklamcı" olarak görüyor musunuz, size reklamcı diye bilir miyiz?

Başlarda sadece karikatür ve komedyenlik yapıyordum ama daha sonra sinema, oyunculuk, yazarlık, gibi daha kooperatif işlere girdim. Şimdi ise Yavuz Turgul ve Şener Şen gibi iki önemli ismin de içinde bulunduğu, benimse sadece oyunculuk yaptığım bir hadisenin içindeyim. O sebeple kendimi değerlendirmekle ilgili de bir kafa berraklığı içindeyim Bu sefer yaptığım iş geçmişte yaptıklarımdan çok farklı olduğu için ben de şimdi durup kendimi değerlendiriyorum. Sen ilk soruda "Kendinizi reklamcı olarak görüyor musunuz?" deyince ondan tebessüm ettim. Çünkü reklam dünyası, dahi çocukların çarpıştığı bir alan. Bense bu dünyada uzun zaman geçirdim ama dahi çocuk olarak değil. Ben emektar bölümünde ya da belli bir ücret mukabilinde yeteneği kiralanan bir kimse olarak yer aldım. Bizim çocuksu tanımımızın çok dışında bir reklamcılık dünyası var. Sadece cazibeli, ilgi çeken sloganlarla, yaratıcı fikirlerle olmuyor bu iş. Olmadığını da zamanla öğrendik tabii. Ama bir genç için bu kısmı çok cazip. Gençken işleri sadece olmuş yanlarıyla değerlendirip "ya ne kadar eğlenceli bir iş, keşke bu işin ucundan biz de tutsak" demişizdir. Karikatür çizmeye başlamadan önce, reklam izleyicisiyken ben de böyle düşünüyordum. Ama hiçbir zaman bir reklam yıldızı olacağı gelmiyor insanın aklına. Reklam işinde çalışmaktan eskiden beri zevk aldığımı söyleyebilirim. Ama "reklamın dahi çocuğu" sıfatını diğer arkadaşlara bırakarak...

Kendinizi daha çok "reklam yüzü" tarafında mı görüyorsunuz?

Uzun zamandır reklam sektöründe çalışıyorum. Sektör tarafından ödüllendirilmiş işlerim de var. Bundan 10 yıl önceki heyecanımla başarılı olduğumu düşünüp reklamcı kimliğini kendime birazcık yakıştırmaya eğilimliydim. Şimdi öyle değilim doğrusu. Çünkü hem reklamcılık değişti hem de gerçek mesleğimin reklamcılık olmadığı gerçeğini gördüm. Kendimi "reklam yüzü" tarafında görmek durumundayım. Çünkü gerçek yerim o. Ama reklamların üretimindeki katkımı da sektörden insanlar mutlaka yadsımayacaklardır. Ben reklam şirketleriyle çalışırken çok kooperatif çalıştım. Müşteri ve reklamcılar arasındaki toplantılarda çözüm ürettiğim çok olmuştur. Bunu "senaryoları bir çırpıda komik hale getiriyorum, orda küçük bir dokunuş yapıyorum ve slogan patlıyor" boyutunda da değerlendiriyor olabilir dışarıdan bakanlar. Ama sektördekiler çalışma şeklimi biliyor. Reklam işindeyken hem kendi olaya bakışımı hem de karşı tarafın beklentisini değerlendiriyorum. Başkaları böyle değerlendirdiği için bir "ürün" olarak da görüyorum kendimi. Hem reklamcılığa katkım olsun, hünerimi göstereyim; hem de ilgi alanımda olduğu için reklamcılıktan bir şeyler öğreneyim istiyorum. Yoksa senaryoya küçük dokunuşlar yaparak ya da küçük sanatçı kaprisleriyle "onu öyle söylemem böyle diyeyim mi, ürünü sağ elime almam sol elime alayım mı" şeklinde de olmuyor benim katkım.

Bir ajans kurma girişiminiz de oldu. Bu o söylediğiniz "reklamcılık heyecanının" olduğu döneme mi denk geldi?

Evet, o döneme denk geldi. Ali Taran'ın teklifi de tabii ki çok önemliydi. Sonuçta geçmişte hepimizi etkileyen önemli bir reklamcının "beraber bir şey yapalım" teklifi sektördeki herkesi etkiler. Beni de etkiledi. Ama bu işbirliği açıkçası mesaiyi yanlış anlamamdan kaynaklanıyor. Ben işin daha eğlenceli kısmında bulunmuştum işin.

O kadar eğlenceli değil mi diğer kısmı?

Sektördeki insanlarla konuştuğum zaman gençlere şans verilen zor ama eğlenceli reklam yapısının çoğu yerde olmadığını görüyorum. 1980'lerin 90'ların özlenen reklamcılık ortamı, dahi reklamcıların ortaya çıktığı reklamcılık yapısı birçok ajansta yok. O dönem ortaya çıkan dahi çocukların birçoğu şimdi ajans sahibi ve işin ağır bölümünü üstlendiler. Çok birikimliler ve müşterilerin başka ihtiyaçlarına da cevap veriyorlar. Bir de müşteri artık çok işin içinde. Sadece yaratıcılıkla ilgilenen müşteri profilinde de çıktılar artık. Daha başka şeyler satın alıyorlar "dahi" reklamcılardan. Genç reklamcıların metinle, sözle, fikirle, grafikle varlık göstereceği ajans yapılarının ve reklamcı-müşteri ilişkilerinin nadir olduğu bir sektör reklam sektörü. Zaten yerli ajans sayısı çok az. Çok derinlemesine bilmiyorum ama benim gözlemin bu. Bir reklam ajansı sitcom'u yapsak 80 ve 90'ları baz almak zorunda kalırız, bugünü değil. Klişe dediğimiz şeyler hep hatıralarımızdaki reklam ajanslarında kaldı. Çünkü müşterilerin ihtiyacı değişti.

Ali Taran'la nasıl böyle iyi bir iletişim kurabildiniz?

Valla bilmiyorum. Aslında bana daha öncesinde de Ali Taran bir teklifte bulundu ama rakamda anlaşamadık! Çok komikti. Ali Taran'ın mizahi reklamın atası sayılabilecek pek çok reklamı var ve önemli müşterilere sahip. Belki bundandır. Ama beni daha çok reklamverenler mi istiyor yoksa ajanslar mı öneriyor bu bir sır. Bunu hiç öğrenemedik. Birkaç markada Ali Taran'la çalıştım. Arada farklı ajanslarla farklı reklamcılarla da çalıştık. Kendisini çok severim. Ama Ali Taran'la çalışmak istiyorum gibi özel bir isteğim yok reklamverenin ajansı kimse onunla çalışıyorum.

Özel olarak çalışmak istediğiniz reklamcı var mı?

Hepsiyle çalışırım ya... Daha vakit var. Ama önemli olan şu; bu kişiyle bir daha çalışmam dediğim kimse olmasın. Çünkü bizim reklam sektörümüzde çalışanlar hakikatten iyiler.

Sizin hayranlıkla izlediğiniz "ya bunlar çok iyi işler yapıyor" dediğiniz Türk reklamcılar var mı?

Çok var. Ben özellikle kamera arkasında olan pek çok insanın dünya çapında olduğuna inanıyorum. İsim vermem ama birçok ajansta çok iyi metin yazarları var. Şu anda müşterinin reklam sektöründe çok belirleyici olduğu bir dönemdeyiz. 1980'lerde işi biraz daha reklamcıya teslim ediyorlardı. Reklamcılığın sanatkarane ruhtan uzaklaştığı bir dönemdeyiz. 80'li 90'lı yılarda reklam sektöründe çalışan sanatkarane insanlar, Türk sinemasının gelişmesinde çok etkili oldu. Türk sinemasının prodüksiyon kalitesi ve teknik olarak gelişmesinde de reklam sektöründeki dahi yönetmen ve reklamcıların çok büyük katkıları oldu. Ali Taran, Ali Tara gibi isimlerin ve müşterilerinin öyle talepleri oldu ki bu talepler sonrandan Türk sinemasını etkileyen estetikleri doğurdu.

Şimdiye kadar yaptığınız filmlere baktığımızda da Ali Taner Baltacı, Ömer Faruk Sorak gibi reklamcılık kökenli yönetmenlerle çalıştığınızı görüyoruz. Bu bir tercih mi?

Yönetmelik elbette bambaşka bir iş ama kamera arkasının büyük bir bölümü reklamda geliştirmiş kendisini. Prodüktörler, kamera ekipleri, ses ve ışık ekipleri... Tecrübelerinin yüzde 80'ini reklam sektöründe edinmişler. Türk sinemasının durduğu dönemde teknik anlamda reklam sektörünün sinemacıları beslediğini düşünüyorum.

Reklamverenin işe çok karıştığından hep şikayet eder reklamcılar. Sizin de müşteriye kızdığınız oluyor mu?

Reklamcılığın ahlaki boyutu çok tartışılır. Bir yıl reklam ajansında çalışanlar bile kitap yazmaya hevesleniyor; "Reklamcılığın kirli yüzü, Şeytanın dedikleri" filan... Bu çok klasiktir. Çünkü çalışanın sanatkarane beklentisi, kapitalizimin kaideleri, iş dünyasının kuralları bir araya gelince zıtlıklar oluşuyor. Bu da bir dramayı ortaya çıkarıyor. Kimisi için müşterinin her dediğini yapmak mubah. Kimisi ise işi müşteriyle birlikte sorunları çözme yoluna gidiyor. Bu konuda çok sert yöntemleri olanlar da var. Setine müşteriyi çağırmayan yönetmenler de var. Ama bu konuda sektörde genel geçer kurallar yok. Ben "Müşteri ne hakla karışır" diyemem. Çünkü bu iş o kadar da sanat işi değil. Ama bunun dışında işi birine teslim ediyorlarsa ona itibar etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Tabii reklamcının da hüneriyle kendini müşteriye ispat etmesi gerekiyor. Yönetmenler genelde işine duygusal yaklaşır ve düzenli bir çalışma saatleri yoktur. Sorun genelde bu kişilerin 9-6 çalışan insanlarla iletişim kuramadığı zamanlarda ortaya çıkar. Ürünün tanıtımını yaparken metin yazarı zekâ ürünü bir espriyle insanları eğlendirmek istiyor olabilir. Bu noktada reklamveren "Ya biz aslında bunu demek istemiyoruz, şu malı sat artık" dediğinde bu ikisini birleştirmek çok çok zor oluyor.

Sizin reklamcı duruşunuz ne? "Şunları yapmam, bunu söylemem, bu reklamda oynamam" dediğiniz durumlar oluyor mu?

Evet. Bunu kollamaya çalışıyorum. Müşterinin bana güveneceği bir ortam oluşturulmasına ihtiyacım var. Ben reklamında oynadığım ürüne yüzde 100 kefil olmak durumunda değilim ama böyle olmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Yani cips reklamında oynarken "Bu sizi şişmanlatmaz" diye bağıramam. Yapım aşamasındaki bir ürünü tanıtmakla ilgili bir sorun yaşarsam bunu toplantıda dile getiririm. Böyle bir durumda ben görüşümü dile getiririm, hatta sözleşmeye de "Beğenmediği senaryoda oynamaz" ibaresini de koyarım. Buna bir sanatçı kaprisi olarak da bakabilirler ama doğru olan bu.

Şimdi Türk Telekom beğenmediğiniz bir senaryo koyarsa önünüze, oynamayacak mısınız?

Elbette. Ama zaten onlar da böyle bir şey yapmak istemez. Bu tür konular zaten daha ilk görüşmelerde konuşulan şeyler. Ben herhangi bir markanın var olan ürünün tanıtımında yer almak için anlaşma yaparım, var olmayanlar için değil. Çünkü diğer sorumluluklar reklamverenindir. Bir de ünlüler açısından büyük risk taşıyan reklamlar var. Örneğin bir bankanın çok büyük faiz vereceğini söyleyen reklamı risklidir. Bunun dışında tüketicisi olmadığın bir ürünü tanıtmakta çok zor bir iştir. Örneğin "Bu diyet ürünü beni gerçekten 20 kilo zayıflattı." Söyleyen kim? Akrep Nalan! Ben bu kanallara girmemeye çalışırım.

Araştırmalarda "tüketicilerin en güvendiği ünlü" isimler arasında çoğunlukla en üstte yer alıyorsunuz. Bu durumu nasıl görüyorsunuz? İnsanlar siyasetçilere oy veriyor ama komedyenlere güveniyor. Bu size komik gelmiyor mu?

Komik geliyor tabii. Bu araştırmaları ben de basından takip ediyorum ama açıkçası ne işe yaradıklarını çok da bilmiyorum. Şimdi şöyle bir şey var: Günlük hayatımda güvenilir bir insan olmak isterim. Ama insanların ürünlerini tanıtmak için ünlülerle çalışmasını yaygınlaşma isteğiyle açıklıyorum. Bu noktada güven hangi sırada bilmiyorum açıkçası. Bu araştırmalarda öyle çıktı diye ben kendimi güvenilir addetmiyorum. Benim için oradan "bu çocuk çok samimi" sonucu çıkmıyor. Ama "işine özen gösteriyor" sonucu çıkabilir. Benim yarattığım algının bu olduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar daha çok büyük markalarla çalıştım ama bana verdikleri para sadece bütçelerinin bir bölümüydü. Siz o işin sadece küçük bir parçası oluyorsunuz. Yoksa "o diyorsa doğrudur bu buzdolabını alalım" gibi bir etkinin oluştuğunu düşünmüyorum.

Çok baskın bir isminiz var. Markalar sizinle çalışırken "Cem Yılmaz ismi çok öne çıkar marka arka planda kalır" endişesi yaşıyorlar mı?

Valla, şimdiye kadar öyle bir markayla çalışmadım. Sektöre yeni giren bir markayla çalışsanız belki böyle bir şeyle karşılaşırsınız ama benim ilk çalıştığım marka bile Panasonic gibi çokuluslu büyük bir firmaydı. Sonrasında Telsim, Frito Lay ve Opet'le çalıştım... İsminizin böyle köklü markaların önüne geçmesi gibi bir şey söz konusu değil. Hani "Gürcan Tekstil mi? Kim o abi?" denilecek bir markayla çalışmadım henüz. Bu benim reklamlarda bile "Oğlum ürünün önüne geçme" şeklinde kullandığım bir geyik. Reklam filmleri tanıtım ayağının yalnızca bir parçası, tamamı değil. Benim reklam filmlerim yıllardır komik olduğu için internette izlenip duruyor. Hatta komik reklamların bana ayak bağım bile olduğu oluyor. Bir diğeri niye komik olmuyor diyorlar. Oysa reklam filminin komik olması ihtimallerden biri.

Ama Cem Yılmaz'la bir marka çalışmaya başladıysa hemen akla "Bu marka iletişimini artık komedi üzerinden götürecek" diye geliyor...

Olabilir ama ben Türk Telekom için komedinin çok fazla olmadığı reklamlar da yaptım.

TV de sürekli reklamlarınız dönüyor, sokaklarda bilboard'larda devasa fotoğraflarınız yer alıyor... Bu kadar çok reklam mecrasında görünmek "yüzüm eskiyecek" endişesi yaratıyor mu?

Valla bir tek orada var olduğum için çok sorun olmuyor. Kendi adıma bir TV yıldızı olmamanın çok ciddi faydasını gördüm. Mesela şu sıralar sadece reklam filmlerim var ekranda. Sinema filmleri de maksimum üç ay gündemde kalıyor. Üstelik şu anda yayında olan reklam kampanyası için çok baskın bir iletişim yapılmıyor. Ama şunu duyduğum için söyleyebilirim ev telefonuyla mücadele eden GSM firmaları inanılmaz reklam yapıyor ama biz onların yaptığı iletişimin nerdeyse yüzde 20'si ile onlarla rekabet ediyoruz.

Yüzünüz eskimesin diye mi TV'de program yapmıyorsunuz?

Hayır. İtiraf ediyorum öyle bir ürünüm olmamasından kaynaklanıyor. Ben bunu yapamam çünkü TV benim ilgi alanıma girmiyor.

Yine de bu kadar çok yerde kendi yüzünüzü görmekten sıkıldığınız olmuyor mu?

Yok hayır sıkılmıyorum. Ben bu konuda çok ekonomik davrandığımı düşünüyorum. Daha fazla olabilirdi. Dönemsel olarak birden fazla markayla çalışmamak bile zaten yeteri kadar bir tedbir bence. Talepler doğrultusunda bunun cılkını çıkarmak da mümkündü. Teklif çok. Ama teklifleri geri çevirmek de bir tercih.

Kendinizi sırasıyla hangi sıfatlarla tanımlıyorsunuz ve kendinizi yaptığınız hangi işte en rahat ifade edebiliyorsunuz?

Kendimi sahnede daha iyi ifade ediyorum. Komedyen sıfatı beni tatmin ediyor. Ardından sinemacıyım sanırım. Sahnede olmak ise iş gibi bile gelmiyor. Bizim ülkemizde size hangi unvan verilirse "estağfurullah" diye cevap verisiniz. Bu bence çok antipatik. Dünyada böyle bir tevazu yok. Oyuncu musunuz? "Aman canım estağfurullah" deyince "yapma o zaman" demek geliyor insanın içinden. Bu edeple aptallık arasında bir yerde kalıyor. Sahnede yaptığım işte donanımlı olduğum konusunda emin olmaya yakınım. Tevazuya gerek yok. "Sanatçı mısın?" derseniz evet sanatçıyım ama ne kadar iyi bir sanatçıyım tartışılır.

Bu günlerde çekimi devam eden "Av Mevsimi" projesinde Şener Şen'le birlikte oynuyorsunuz. Böyle efsane bir oyuncuyla aynı projede yer almak nasıl bir duygu?

Bir izleyici olarak Şener Şen'le ilgili o kadar çok anım var ki... Yıllarca izleyicisi olduğum bir oyuncunun şimdi mesai arkadaşıyım. Yarın tekrar sette yeniden kendisiyle bir araya gelebilmek çok kıymetli. Ne mutlu bana. Çok mutlu oldum. Birini uzun zaman uzaktan izleyip imanla sevdikten sonra bir de biraraya gelip sevginin teyidini alınca, inancınızın boşa çıkmadığını görünce, insan çok mutlu oluyor.

"Karşımda Şener Şen var. Ne yaparız acaba?" endişesi oldu mu?

Olmadı. Ama zaten projenin mimarı da Yavuz Turgul gibi bir duayen. O da insanda kaygı yaratacak bir isim. Sinema izleyen herkesin hayatında izi var onun da. Şener Ağabey için söylediklerim Yavuz Ağabey içinde geçerli. Onların bu proje için beni tercih etmesi önemli. Bu benim için de bir piyango. Ustalarla çalıştığımız bu iş bizim bir tık daha sinemacı olmamızda katkı sağlayacaktır.

En sert eleştiriler hep sinema üzerinden geliyor size...

Evet. Dediğim gibi diğer taraflarda ben çok konforluydum. Sahnede yaptığımın bir muadilini yapan çok az. Ama sinema herkesin uzman olduğu bir alan! Eleştirilere kızmıyorum, kendimi ifade edemediğim için üzülüyorum. Sinemada çok fazla tür var ve edeple yapıldığında hiç biri diğerinden daha iyi değildir. Ama sinemanın ölümcül kuralları var.

"Şu filmim galiba en iyisi" dediğiniz proje hangisi?

Kötü filmim olduğunu düşünmüyorum. Yapmaya yeltenip başaramadığım bir şey yok. En çok acemilikler olabilir benim filmlerimde. Ama her defasında daha iyi bir film yapma çabamız var.

Filmleriniz birazda Kemal Sunal filmleri gibi; defalarca izletiyor kendini...

Bu bir şans da olabilir bir çabanın sonucu da. Başta böyle bir sonuç çıkabileceğini ben biliyordum da. Her ne kadar seri üretim hissiyatı verse de... Daha sık aralıklarla film yapma olanağım vardı ama bunu tercih etmedim. Zaten türleri birbirinden farklı. Ortak noktaları ise eğlenceli ve iyi niyetle yapılmış olmaları.

Neredeyse medya önüne çıktığınızdan bu yana, ki çok uzun bir zaman dilimi söz konusu, hiç imajınızın zedelendiği bir dönem olmadı. Bunu nasıl sağlıyorsunuz? Şunu yapmayayım bunu yapmayayım gibi bir otokontrolünüz var mı?

Emin olun yok. Bazen Ali Saydam'la telefonda konuşmak dışında profesyonel bir destek almıyorum. Ali Saydam reklam dünyasına girmemde bana ilk teklifi getiren insandır. Çok sık görüşmüyoruz ama yakınım diye bilirim Ali Saydam için. Benim için olumsuz tespitine nadir rastladım. Ali Saydam markanın kontörsüz yürümeyeceğini akademik olarak ortaya koyabilir. Ama ben bir "marka" yönetimiyle benim yaptığım işleri yapabilmenin çok mümkün olabileceğini düşünmüyorum.

Uzun süre siyasetle ilgili hiç konuşmadınız ve bir faaliyetin içinde de yer almadınız. Ta ki geçtiğimiz aylara kadar. Açılım toplantısına katıldınız... Siyasete bir merak mı başladı?

Hayır. Bu çok tartışıldı. 90'a yakın sanatçı katıldı bu toplantıya. Bence bu tartışmalar davetliler üzerinden değil ev sahibi üzerinden yürütülmeli. Benim siyasetle tek ilgim oy kullanmak. İktidara şahsi olarak da ilgi duyan, ona yakın durmak isteyen biri değilim. Ben komedyenim. İstediğim konuyla ve kişiyle ilgili espri yapıyorum. Ama kimileri beni o 90 kişinin içinden seçip iktidar yanlısı olarak göstermeye çalıştı. Bunun işime yansıdığını da iddia edenler var.

Başbakan bu tür konularda sanatçıların da taşın altına elini koyması gerektiğini söylüyor...

Bunlar ancak temenni olabilir. Buradan kendime bir görev çıkarmıyorum. Size bir davet geldiği zaman nezaket çerçevesinde bir bahaneniz yoksa katılırsınız. Bundan daha basit ne olabilir?

Yarın açılımla ilgili yeni bir davet gelse ve yapılacak kampanyada sizin de yer almanızı isteseler cevabınız ne olur?

Ben siyasetin içinde bu kadar yer almak istemiyorum ve bunu da davet sahibine söylerim. Politik bir karakter olmaktan hoşlanmıyorum. Geçende bir eleştiri okudum, şöyle diyordu: "1 Mayıs'ta Cem Yılmaz neredeydi?" Şimdi bu bir eleştiriyse eğer cevabım şöyle: Ben o gün o saate çalışıyordum. Bu bir eleştiri mi? Ben patron değil bir çalışanım. Bunlar çocuksu eleştiriler. Ben kendimi bu kadar önemsemiyorum.

Yurtdışını hedef alan projeleriniz de var mı önümüzdeki dönem için?

Bu doğal olarak olabilecek bir şey bu. Böyle bir hayalim yok. Ama dünyaya bir gök taşı çarpıp yer yüzünde sadece Schindler'in Listesi ve G.O.R.A'da kalabilir! Olamaz mı?

Teknik olarak mümkün...

Olabilir. Sonra gelen uygarlık beni tanıyacak! Kalıcı olmakla ilgili paranoya yapmanın bir manası yok.

Sizden çok daha zenginler var ama insanlar sizin paranızdan konuşuyor. Bunun sebebi nedir?

Bilmem. Belki bunun üzerine çok şaka yaptığım içindir. Ya da beki şaka yapmalarını engelleyecek kadar param olmadığı içindir. Doğrusu bu.

Sanal dünyayla aranız nasıl?

Çok iyi değil. Sosyal platformlarda hesabım yok. Ama benim adıma açılan çok adres var. Ne yazık ki onları durduramıyoruz. Gençlik orada ben niye değilim diye bir kaygımda yok. İnsan neyse Twitter'ı da o kadardır. Benim böyle şeylerle uğraşacak zamanım yok.

Siz nasıl eğleniyorsunuz? TV izliyor musunuz? İzlediğiniz dizi var mı?

Valla öyle çok takip ettiğim bir şey yok. Ama zaman zaman merak ettiğim bir DVD'nin, filmin peşine düştüğüm olur. Popüler zaten sizi yakalıyor. Ama bazı şeylerin geçmişini incelemek daha iyi oluyor. Örneğin bir sitcom'u izlerken bu türün tüm geçmişini araştırıp incelemek daha ilginç arkeolojik bir zevk oluyor. Ben onları kovalıyorum.

Medyadan çok şikayetçi misiniz?

Medyadan şikayet etmenin modası çoktan geçti çünkü artık çok fazla seçenek var. Mikrofon uzatıldığında "belgesel izliyorum" diyenlerle dalga geçtiğimi hatırlıyorum ama şimdi belgesel kanalları var. Sadece yemek programı ya da ev dekorasyonu için TV kanalları de var. Eskiden insanlar için TV çok önemliydi ama şimdi çok daha fazla mecra var ve önemi eskisi kadar çok değil.

Magazin basını için özel bir hissiyatınız var mı?

Yok. Sen sokağa çıktığında fotoğrafının çekilmesinden ne kadar rahatsız oluyorsan ben de o kadar oluyorum. O kadar uzağım bu işten. Magazincilerin peşimden koşturmasını olağan karşılamadım hiçbir zaman. Çoğu insan "Bu ilgi azalırsa bu defa ağlamaya başlarsın" diyor. Ama ben öyle düşünmüyorum.


Siyasetten böyle uzak durma isteğinde maddi bir sebep de söz konusu mu?

Ne münasebet. Nasıl bir ilgi olabilir? Zaten politik bir kişilik olsam işlerimde böyle bir iz olur. Ben birçok iktidar döneminde çalıştım. Her şeye mesafeli durmak başka bir şey, omurgasız olmak başka bir şey. Ben bunu kendime yakın görmüyorum. Woody Allen’ın da dediği gibi: “Beni üye kabul edebilecek bir kulübe ben zaten üye olmam.” Prensibim bu. Ben bireysel gelişimimden sorumluyum ve sadece film çekmek için teşkilatlanmak istiyorum. Ama dünya vatandaşlığını getirecek bir politik fikir geliştirecek olan biri varsa hemen üye olayım. Konu benim için bu kadar net.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÖNE ÇIKANLAR
 
 
 
 
ANKET
Tayyip Erdoğan'ın sizin gözünüzdeki durumu nedir?