Dengir Mir Mehmet Fırat: 17 Aralık'ın üstü örtülemez

AK Parti’nin kurucuları arasında yer alan ve bir dönem Başbakan Erdoğan’a en yakın isimlerden biri olan Dengir Mir Mehmet Fırat, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun üzerinin örtülmesinin mümkün olmadığını söyledi. AK Parti eski Genel Başkan...

Dengir Mir Mehmet Fırat: 17 Aralık'ın üstü örtülemez
09 Haziran 2014 Pazartesi 12:13

AK Parti’nin kurucuları arasında yer alan ve bir dönem Başbakan Erdoğan’a en yakın isimlerden biri olan Dengir Mir Mehmet Fırat, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun üzerinin örtülmesinin mümkün olmadığını söyledi.

AK Parti eski Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, gündemi haftalık haber dergisi Aksiyon’a değerlendirdi. Hukukçu kimliğiyle bilinen Fırat, ‘paralel yapı’ iddialarına inanmadığını söyledi. Asıl paralel yapının Ergenekon olduğunu belirtti. Yolsuzluk soruşturmasıyla ilgili bir soru üzerine, “Ben bu olaylarda bir paralel yapı olduğu kanısında değilim. Türkiye’de bir paralel yapı vardır, o da Ergenekon’dur. Devletin her yerinde vardır. Ergenekon dışında bir paralel yapı olduğu kanısında değilim. Olsa olsa bir suç örgütü vardır. Ha suç örgütü olup olmadığına da ben karar veremem. Ben mekanizmaları işletirim, dosyasını hazırlarım, mahkemeye sevk ederim. Mahkeme o insanı cezalandırır, devlet yapısı içinden ayıklar.” dedi.

Dengir Mir Mehmet Fırat, ‘masumiyet karinesini’ hatırlattı. Ardından şunları söyledi: “Öyle bir hava oluşturuldu ki toplumda, bir algı yönetimi var. Ortalık toz duman. 17 Aralık var. Bunun hiçbir kabul edilebilir yanı yok. Fezlekeler gelmiş, bunların yargılandığı yer Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan’dır. Bunlar yargılanmalıdır. Yargılanmak ayıp bir şey değildir; ama töhmet altında kalmak çok kötüdür. Yargılanıp aklanmak da bana göre büyük bir şereftir. (…) Dolayısıyla 17 Aralık, üzerinin örtülmesi mümkün olmayan bir süreçtir. Bunu hiçbir şekilde kamufle edebilmek, hoş görebilmek mümkün değildir.”

Dengir Mir Mehmet Fırat’a, yasa dışı dinlemeler de soruldu. Bu konuda hükümetin sorumluluğunun ne olduğuyla ilgili soru üzerine Fırat, “Devlet yazılı hukuka bağlıdır. Eğer bunu çıkarmazsanız o zaman acziyetinizi ifade edersiniz. (…) Dolayısıyla kanunu yapan ve uygulayan hükümet sorumludur. İlk başta siyasi sorumluluk ona aittir.” ifadelerini kullandı. Fırat, iktidarın Soma faciasında da kötü bir sınav verdiğini söyledi: “Yönetme imkânına sahip olamazsanız o kusuru birilerinin üstüne yıkmaya çalışırsınız.”

'AYM GÖREVİNİ YAPIYOR, TWİTTER KARARI DOĞRU'

Dengir Mir Mehmet Fırat, Anayasa Mahkemesi’nin ‘Twitter’ kararını da değerlendirdi. Hukukçu kimliğiyle bilinen Fırat, Twitter yasağının kaldırılmasına ilişkin kararın doğru olduğunu söyledi. Fırat, “İlk kez bu dönemde Anayasa Mahkemesi, yüksek mahkemenin görev anlayışını hayata geçirmiştir. Twitter’da suistimal, hakaret yapılmış mıdır? Yapılmıştır… Ama buna mani olmanın yöntemi Twitter’ın yasaklanması değildir. Ne olması lazım? Bu hakareti yapan kişinin yine yargı tarafından tespit edilip, şedit bir şekilde cezalandırılması gerekir.(…) Başbakan, ‘özel şirkettir’ diyor. Doğru ama gazete de özel bir şirkettir, gazeteyi de mi kapatacaksınız? Özel bir şirket olması ondan istifade edenlerin haklarının askıya alınmasını haklı göstermez. Dolayısıyla ben YouTube’u, Twitter’ı, Facebook’u kullanıyorsam, bu benim haberleşme özgürlüğümle ilgilidir. Orada yasaya aykırı olarak kişisel haklarıma saldırı yapılmışsa onu tespit etmek mümkündür.” dedi.

Fırat’ın gazeteci İdris Gürsoy’un sorularına verdiği cevaplar şöyle:

“ -Demokrat Parti ve Adalet Partisi’ne bakıyoruz, üçüncü dönemlerde problemler var. Şu an AK Parti’de de sıkıntılar mevcut. Sorunun temelinde ne var?

Ben bir partinin üç dönem, on dönem kazanmış olmasına karşı değilim. Bir lastik firmasının reklamı vardı, ‘kontrolsüz güç güç değildir’ diye. Güç eğer kontrol altında değilse -ki bu iktidar gücüdür- zarar verebilir. Düşünün, çok güçlü bir araç var ama fren yok. Siz gaza basıyorsanız, büyük bir hızla hareket ediyorsanız, yol da bozuksa ya devrilirsiniz ya da yolun üzerinde dönersiniz. Dolayısıyla demokrasilerde o kontrol mekanizmasını ve danışma mekanizmasını sağlamak lazım. Bu muhalefet için de, iktidar için de geçerli.

-Başbakan 2011 seçimlerinden sonra ‘Ustalık dönemi başlıyor’ dediğinde siz uyarılarda bulundunuz. Neden?

Siyasette ustalık olmaz. 40 yılı geçti, siyasetin içindeyim. Siyaseti öyle oturup dershanede birilerine anlatamazsınız. Çünkü her gün daha önce hiç karşılaşmadığınız olaylara gebedir. İşte siyaset, buna çare bulabilmektir. Dolayısıyla her gün kendinizi yenilemek mecburiyetindesiniz. Eğer ‘Ben artık bundan sonra ustayım, hiçbir şeye ihtiyacım yok’ derseniz, o zaman hata yapmaya başlarsınız. Siyaset her gün karşınıza yeni bir problem çıkarır, ne bileyim Soma’yı çıkarır. Hiç beklenmeyen büyük bir kaza! Toplumda büyük reaksiyon uyandıran bir olay. Bunu yönetebilmek lazım.

-Soma yönetilebildi mi?

Tam yönetilemedi. Nedir? Buradan ders çıkaracaksınız. Derhâl topluma şunu söyleyeceksiniz: “Siyasi olarak şu şu noksanlar var. Şu hatalardan dolayı bu netice alınmıştır. Hataları giderecek şu tedbirleri alıyoruz.” Yönetme imkânına sahip olamazsanız o kusuru birilerinin üstüne yıkmaya çalışırsınız. Dış güçler dersiniz, sahibi veya mühendisi dersiniz. Aslında onların hiçbiri değildir bana göre. O olaya sebep olan bir sürü olay vardır. Bunları bulup analiz edip toplumu ikna edebilmeniz lazım. Kaza olmaz mı, olur; ama bunun ikinci kez olmaması için tedbirler almak lazım. Bunun yanında madenlerde her gün bir kişi, iki kişi ölüyor. Sayı önemli değil, bir kişi dahi ölse o kazayı meydana getiren sebepleri ortaya çıkarıp meseleye çözüm bulma sanatına siyaset diyoruz. Bu maden de olabilir, trafik de olabilir, polis çatışması da, toplumsal çatışma da... Siyasetin güzel tarafı ona çözüm bulabilmektir, o kusuru başkasının üzerine atarak öcü oluşturmak değildir.

-Danışma ve kontrol mekanizması neden sağlıklı işlemiyor? Sorun nerede?

Tabii ki liderler vardır. Ama liderler tek değildir, modern toplumlarda liderler onlarcanın içinde birincidir. Ama o onlarca kişi de o yönetimin olmazsa olmazıdır. İşte bakın siyasi partide teşkilatlar var, meclis grupları var, eğer iktidarsanız bakanlar kurulunuz var, parti içinde MYK, MKYK’nız var. Bunlar danışma kurulları ve yöneticilerdir. Lider bu danışma mekanizmasını mutlak surette işletmek zorunda. Eğer tek kişi karar alma durumunda ise buna demokrasi demek mümkün değil. En büyük hatalardan biri, mesela 1982 Anayasası’nı söyleriz; antidemokratiktir, özgürlüklere aykırıdır… Bunların hepsi doğru. 82 Anayasası’nın maddelerinin değiştirilmesi, o anayasanın ruhunu değiştirmez. Bu, insanın estetik ameliyatla yüzünü değiştirmesine benzer ama o insanın ruhu aynı ruhtur. 82 Anayasası için tek yer vardır, o da çöplüktür. Ama ondan önce yapılması gereken iki temel yasa vardır; biri siyasi partiler yasası, diğeri seçim kanunudur. Bunlar olmadan anayasayı ne kadar değiştirirseniz değiştirin Türkiye’yi salaha ulaştırabilmeniz mümkün değildir.

-Niçin?

Beğenmediğimiz 1982 Anayasası’nda şöyle bir madde var: “Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez öğeleridir.” diyor. Buradan neyi çıkarmamız lazım? Siyasi partiler demokrat değilse, demokrasi işlemiyorsa, o zaman toplumu ve ülkeyi demokrat olarak nitelendirmek mümkün olamaz. Siyasi partiler yasası demokratik bir yasa olmalı. Vatandaş doğrudan doğruya yönetime bir şekilde katılmalı. Milletvekillerini oturup merkezden ‘Ahmet, Mehmet, Hüseyin’ diye belirlediğiniz zaman bu demokrasi değildir. Demokratik ülkelere baktığınızda demokrasi siyasi partilerden başlar. Mesela, Almanya’nın nüfusu bizimkinden fazladır, Sosyal Demokratlar’a bakın, üye sayısı 150-200 bindir, bizde 8 milyon, 10 milyondur, bununla övünürüz. Böyle bir şey olmaz, mantığa aykırı bir şey. Çin Komünist Partisi’nin bile 8 milyon üyesi vardır. Üye sayısı ile nüfusu kıyaslayın, dünyada bir numarayız. Böyle bir şey olmaz.

-Nasıl olmalı?

Bir siyasi partiye girmiş olanların yetkilerinin yanında görevlerinin olması lazım. Partiye aidatımı aksaksız ödemem lazım. Deneme süresinden sonra tam üye olursunuz ve kendi partinizin milletvekilini, başkanını, belediye başkan adaylarını, parti meclis üyelerini siz belirlersiniz. Bizde lider sultası var. Buna hiçbir siyasi parti de el atmak istemez.

-‘Devlet tehlikeli bir mekanizma, uzun süre birlikte yaşarsanız bürokratik bir kimliğe bürünürsünüz’ diyorsunuz. Üçüncü dönemde olan bu mu?

Bu Türkiye’ye has bir olay değildir. Bürokrasi daima demokrasiye karşıdır. AK Parti’nin kuruluş yıllarında Başbakan hep şunu söylerdi: “Bürokratik devletten demokratik devlete…” Bu ne demektir? Bürokrasinin demokrasinin önünde engel olmasıdır. Bürokrasi öyle bir yapıdır ki en demokrat insanı dahi bürokratik yapı içine koyduğunuz zaman bir süre sonra o mekanizmanın felsefesini, ideolojisini benimser. Bir bakan çok uzun süre bakanlık yaptığı zaman o da bir süre sonra bürokratlaşmaya başlar. Demokrasilerde çok uzun süreli bakanlıklar yoktur, hiç olmazsa bakanlıklar değiştirilir. A’dan alınır, B’ye verilir. Halkın temsilciliğinden gelen insana genelde baktığınız zaman ilk altı ayda, bir senede reformlar yaptığını görürsünüz, sonra giderek azalmaya başlar. Bütün iktidarlar dönemi böyledir. Menderes ve Özal dönemi de böyledir.

-“Benim polisim”, “Benim memurum” söylemi de bürokratlaşmanın sonucu mu?

Bu bürokratik devlettir. Devlet ve hükümeti ayırmak lazım. Bir devlet yapısı var, hangi iktidar gelirse gelsin o yapı var ama hükümetler nedir? Hükümetler halk adına halktan aldıkları güçle belli bir süre devleti yönetme hakkına sahip olan yapıdır. Dolayısıyla ne polis benim polisimdir ne de bürokratlar benim bürokratım... Ama ben onu yönetmek mecburiyetindeyim.

-Kimindir o polis?

Devletindir, milletindir. Devletin de değil, milletindir. Demokrasilerde halkın polisi varsa orada demokratik yapı vardır diyebiliriz. Bir kişiye bağlı bir organizasyona bağlı böyle bir yapılanma varsa bu hatalı bir yapılanmadır.

-25 Aralık’tan sonra ciddi yolsuzluk iddiaları gündeme geldi.

Kesinlikle…

-Ama hükümet bu yolsuzluk iddialarını hükümete karşı bir darbe girişimi olarak niteledi ve paralel yapı dediği bir camiaya atfetti. Paralel devlet var mı?

Ben bu son olaylarda bir paralel yapı olduğu kanısında değilim. Türkiye’de bir paralel yapı vardır, o da Ergenekon’dur. Ergenekon’a baktığınızda yargıda, medyada vardır, finansta vardır, güvenlik güçlerinde vardır, var oğlu vardır, devletin her yerinde vardır. Bu bir paralel yapıdır. Bununla da bir mücadele yapıldı. Ergenekon dışında bir paralel yapı olduğu kanısında değilim. Olsa olsa bir suç örgütü vardır. Ha, suç örgütü olmasına da ben karar veremem. Ben mekanizmaları işletirim, dosyasını hazırlarım, mahkemeye sevk ederim, mahkeme o insanı cezalandırır, devlet yapısı içinden ayıklar. Bunun yapılması lazım. Bir yandan bir yana tayinin ceza olduğu kanısında değilim. Tabii ki ağır bir cezadır ama hukuki bir ceza değildir. Eğer hukuk hakikaten onun suçlu olduğuna karar veriyor ve ihraç ediyorsa, ona kimsenin acıma hakkı yoktur ama o insan yargı kararı çıkıp kesinleşene kadar da masumdur. Şuradan alıp buraya vermek doğru bir karar değil.

-Paralel devlet haberleri özellikle 17 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra bazı gazeteler tarafından ısrarla gündeme getiriliyor. 28 Şubat döneminde de irtica haberleri bazı şeylerin üzerini örtmüştü. Şimdi burada da 17 Aralık’ın üzeri mi örtülmek isteniyor?

Öyle bir hava oluşturuldu ki toplumda, bir algı yönetimi var. Ortalık toz duman. Üç seçim var arka arkaya, birini geçtik. Bana göre bu bir talihsizlik, her seçim bir gerginlik sebebidir. 17 Aralık var. Bunun hiç kabul edilebilir bir yanı yok. Fezlekeler gelmiş, bunların yargılandığı yer Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan’dır. Bunlar yargılanmalıdır. Yargılanmak ayıp bir şey değildir; ama töhmet altında kalmak çok kötüdür. Yargılanıp aklanmak da bana göre büyük bir şereftir. Hakikaten bu kişiler böyle bir iş yapmamışlarsa, yasaya aykırı bir davranışları yoksa, bunlar bir an önce yargılanmalı. Ümit ederim ki beraat ederler. Çünkü hepsini tanırım, çoğu arkadaşımdır. Bu, çocuklarına bırakabilecekleri miraslardan biridir. Beraat kararı alınamıyorsa ve mahkûm olursa da onun cezasını çekmelidir. Dolayısıyla 17 Aralık, üstünün örtülmesi mümkün olmayan bir süreçtir. Bunu hiçbir şekilde kamufle edebilmek, hoş görebilmek mümkün değildir. Bu sürecin gecikmeden, geçiştirilmeden hızla sonuçlandırılması gerekir. Bu fezlekelerin dışında başka bir şey var ise buna da mâni olmamak lazım. Herkes, her siyasi, devlette görev almış olan her kişi hesap verebilmeli. Çünkü demokrasinin temel unsurlarından biri şeffaflıktır. Dolayısıyla bunun için de karartma değil, devletin yapısını şeffaflaştırmak lazım. AK Parti’nin iktidara gelişinde söz verdiğimiz şeylerden biri de buydu. Yasaklara, yolsuzluklara hayır diyorduk. Bunları tatbik etmek lazım.

-Toplumda büyük bir gerginlik ve kutuplaşma var. Kutuplaştırma bir siyaset tarzı mı?

Kutuplaşma belli bir siyasi argüman olarak kullanılabilir ama belli şartlarda ve belli süre için. Yani bir seçime giriyorsunuz, tabanınızdaki kaymaları önlemek için bütün dünyada bu yapılabilir. Mesela, A partisinin seçmenlerini öyle bir yönlendirirsiniz ki karşı partiye geçme ihtimalini ortadan kaldırırsınız. Fakat bu çok kısa bir süre olması gerekir. Geniş bir süreye yayılırsa o zaman toplum kesin hatlarla birbirinden ayrılmaya başlar. 1957’de yapılan buydu. Bir Vatan Cephesi kurulmuştu, tek bir radyo vardı, her gün bu cepheye katılanların isimleri okunurdu. Böyle bir şeyin olması mümkün değil. Dolayısıyla kutuplaşma giderek toplumu böldü, darbenin de altyapısını hazırlamış oldu. Üniversite öğrencileri, askerler, toplum öyle bir noktaya geldi ki insanlar camilerini ayırmaya başladı. Kahveleri ayrıydı. Bugün de Gezi’den daha önce başlayan bir süreç var. Siyasi bir argüman olarak bu kutuplaşma yaşanıyor ve giderek toplum gerginleşiyor. Bu, bir balonun durmadan şişirilmesine benziyor. Siz toplumsal şişmeyi belli siboplarla dışarıya atmazsanız belli bir noktadan sonra sosyal patlamalar meydana gelir.

-Bugünkü gerginlik 1960 öncesine benziyor mu?

1960’ta biz bunu yaşadık. Korkuyorum, şimdi de yaşanıyor. Bu kutuplaşma bir şekilde azaltılmalı. Çünkü toplum gördüğüm kadarıyla kesin çizgilerle birbirine düşmanlık derecesine varacak şekilde giderek ayrışıyor. Bugün 57 ile benzerlikler var ama farklılıklar da çok. Bugün daha tehlikeli bu kutuplaşma. 1957-60 arasında iletişim çok zayıftı. Bir tek radyo var ve o da iktidara bağlı. Onun söylediklerini söylüyor. İkincisi gazete. O da üç gün sonra geliyordu. Bugün iletişim öyle bir noktaya vardı ki düğmeye bastığında bütün dünya sizin haberi aynı anda alıyor ve dolayısıyla toplum daha katı şekilde ayrışmaya başlıyor. Ülke dışında da bunun etkilerini görüyorsunuz. Bir yerde o algı sizin komşularınız ve müttefikleriniz arasında da aynı algıyı oluşturuyor. Almanya’da Başbakan’ın ziyareti sırasındaki olaylarda görmek mümkün. ABD-Türkiye ilişkilerinde görebilmek mümkün. Eski egemenlik anlayışı da yok. Eskiden siz bir bölgeyi kapatır, orada katliam yapabilirdiniz. Dersim’de olduğu gibi, kimsenin haberi olmazdı, hatta kendi vatandaşınızın bile olmazdı. Ama bugün öyle değil. İşte hatırlayın Mardin civarında bir vatandaşa kendi pisliğini yedirdiler, bunu bütün dünya duydu. Aradaki fark bu. Toplum, tam olmayan bir demokrasi de olsa, insanlar artık bunun tadını, varlığını hissetti. Dolayısıyla toplum çok daha hassas. Ekonomik ve kültürel olarak çok daha iyi noktadasınız. Dağ köyüne gitseniz oradaki insan dünyadan haberdar. ABD ile Rusya arasındaki çatışmayı size sorabiliyor.

-Her toplumsal olay ve krizde problemlerin kaynağı olarak bir yerler gösteriliyor: ABD, İsrail, dış güçler, paralel yapı… Siz de genel başkan yardımcısı olarak görev yaptınız. Daha önceki iki dönem böyle bir söylem yoktu. Nereden çıktı bu söylem?

Birincisi bahsettiğimiz kutuplaşma… İkincisi devlet içinde hiçbir grubun hâkimiyetinin olmaması lazım. Anayasa şunu söylüyor: “Her vatandaş devlet hizmetinde bulunma hakkına sahiptir.” Ben bir vatandaş olarak polis, hâkim, genel müdür, memur olabilirim. Bu anayasal temel bir hak ama bu hiçbir şekilde devlet yapısının belli bir anlayıştaki kişilerden oluşmasına cevaz vermemeli. Devletin yapısı içinde solcu, komünist, Müslüman olabilir, Hıristiyan ve Alevi olabilir. Türkiye’de bir tane Hıristiyan hâkim gösterebilir misiniz? Yok. Vatandaş mı bu? Vergi veriyor mu? Askerlik yaptı mı? Neden yok? Kıblemiz aynı diye belli bir çoğunluğun olmasını kabul edebilmek mümkün değil. Orada her düşünceden insan olabilir bir şartla, düşünen insanın bir siyasi düşüncesi, dinî inancı, mefkûresi ve felsefesi vardır; ancak devlet görevini üstlenmişse orada bu siyasi düşüncesini veya felsefesini ortaya koyamaz, koymaması lazım. O onun kişisel tercihidir. Bir siyasi partiye oy kullanacaktır ama devletin kendisine verdiği gücü kullandığı sırada bunlardan arınacaktır. (…)”

CİHAN

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×