"Cihatçılık": Ne Kepel ne Roy, üçüncü yol

- Fransız siyaset bilimci François Burgat, Fransa ve genel olarak Avrupa'da İslam'a ilişkin tartışmaların çerçevesini beirleyen başlıca uzmanlardan Gilles Kepel ile Olivier Roy'un "İslam'ın radikalleşmesi ve radikalleşmenin İslamileşmesi" şeklinde tezahür eden fikir ayrılıklarını ve yetersizliklerini, dayandıkları temeller ve tarihsel bağlamları açısından değerlendirdi


PARİS (AA) - FRANÇOIS BURGAT - Nevzuhur “cihatçılığın” temelleri ve onunla nasıl mücadele edileceğiyle ilgili Fransız medyasında Gilles Kepel ile Olivier Roy arasındaki güncel tartışma, konuyu tüm yönleriyle ele almaktan çok uzak. Bu tartışmayı tashih etmek veya zenginleştirmek, bana göre çok acil bir görev.

Farklılıkların ötesinde, Kepel’in ve Roy’un yaklaşımlarında ortak bir eksik var: Her ikisi de eski kuzey-güney ilişkilerinin ilgili aktörlerin üzerinde bıraktığı etkileri hafife alıyor. Her ikisi de bu insanların geçmişini, onları motive eden gerçekleri aktarıyor ve Müslüman dünyasının bize karşı yükselmekte olan öfkesini anlatıyor. Ancak en önemli noktayı dışarıda bırakıyorlar: Çok derin tarihi kökler ve sürekli yenilenen siyasi motivasyonlar.

Öncelikle “Cihatçı” kırılmanın en yeni ifadelerini doğuran birikmiş çatışmaların temeline inmek gerekiyor. En bariz olması hasebiyle, Fransa’nın Eylül 2014’ten beri Suriye ve Irak’a tonlarca bomba yağdırdığını hatırlatmak gerekiyor. Galiba idarecilerimiz, çok eski olmayan "bombalı diplomasiyi", kendi vatandaşlarının canını riske atmadan kolayca kullanacakları dönemin kapandığını unuttular. Fransa DAEŞ’i bombalama inisiyatifini üstlendi. Buna karşılık olarak kendisi de hedef alındı. Saldırganların eylem sonrasında yayımladıkları üstlenme mesajları da bu “reaktif” yönü açıkça ifade etmekte. Bu saldırılara cevaben Fransa daha fazla bomba yağdırmaya karar verdi. Bu nokta, "terörizmin hedefi" oluşumuzun temel sebebini oluşturmaktadır.

Suriye-Irak iç savaşlarına müdahil olmamızın, dünyanın bir kısmının bize karşı beslediği kinde "bardağı taşıran" damla olduğunu düşünüyorum: Suriye krizinin sadece sonuçlarına, yani DAEŞ’in ortaya çıkışına karşı ayaklandık, ki bu da yayılmasına izin verdiğimiz derin bir siyasal umutsuzluğun sonucudur. Ama bu krize sebep olan yapısal durumlara karşı harekete geçmedik. Yani zalim rejimin İranlı ve Rus askeri sponsorlarının sayesinde krizin derinleşmesine izin verdik. Ama siyasi gerçeğin bu yönü, yöneticilerimiz tarafından dillendirilemiyor. Onlar aynen Bush’un zamanında yaptığı gibi, “Batılıların hürriyet sevdalarından” ve “Fransızların kafe teraslarında şarap içme alışkanlığından” dolayı hedef alındığına inandırmayı seçiyorlar.

- Tek yönlü Suriye politikamız terör saldırılarını besliyor

Tek yönlü Suriye politikamız, Müslüman dünyasının önemli parçalarında bize karşı gelişen öfkenin tek sebebi değil tabii ki. Buna birçok nefret ve anlaşmazlık sebebini de eklemek lazım. Başka bir deyişle, siyasi buzdağının suyun altında kalmış kısmını da eklemek gerek; öncelikle de 2004 yılında Fransa'da okullarda başörtü yasağı getiren kanunu. Sonra -ifade özgürlüğü kılıfı altında- hakaret içeren karikatürlerin yayımlanmasının doğurduğu tepkiler... Bu olay bildiğimiz gibi Charlie Hebdo dergisinin editörlerinden bazılarının öldürülmesinde temel bir rol oynadı. Ancak Paris'te koşer market saldırısı ve 13 Kasım 2015'teki saldırıların arkasında yatan sebep bu değildi.

Afganistan’dan Mali’ye kadar ve genel olarak 2001’den bu yana Afganistan’da, Pakistan’da ve Irak’ta milyonlarca Müslümanın ölmesine yol açan uzun ve mağlubu olduğumuz “teröre karşı” savaşta izlediğimiz diplomasi militarize edilmiş olmasaydı, bu sembolik çatışma da bu seviyelere ulaşmazdı. Bunlara bire de 1990’lı yıllarda Cezayir’de, “ölüm birlikleri” tarafından İslamcı muhalefetin silinmesine verdiğimiz aktif siyasi desteği de eklemek gerekiyor. Elbette İsrail politikasına ve Sisi yönetimindeki Mısır gibi bölgedeki ortaklarına, (Gazze ambargosu, Batı Şeria ve Doğu Kudüs'teki yerleşim birimleri inşaatları gibi) en kabul edilemez olanları bile sorgulamaksızın, Paris’in verdiği koşulsuz destek unutmamalı.

- En temel problem sömürge mirasımız

Ulusal düzeyde ise bu defa anlaşmazlıklar azımsanamayacak bir şekilde tarihi zeminden beslendi.

Ulusal çapta ise bu çatışmalar tarihi bir alan üzerinden daha da derinleşti: Bu tarihi zemin, eski sömürgelerin halklarının ve hatta Fransızların zihinlerinde yer eden, ağır sömürge mirasıdır. Bu tarihin sonuçlarını pek de hissetmeyen biz Fransızlar, hemen hemen hepimiz, bugüne kadar yazmayı hep reddettiğimiz bu tarihin sayfasını çevirmekte zorlanıyoruz. Bu sömürgeci miras, karikatür krizinde olduğu gibi, İslam dinine mensup Fransızlarla oluşturduğumuz “birlikte yaşama” zemininin sınırlarını zorlamakta. Ulusal yapımızdaki bu kırılmalar, kısaca siyasal temsilin bozuk mekanizmalarının ve gelir dağılımının, yani maddi, sosyal, ekonomik, politik ve sembolik hakların paylaşımında yaşanan eşitsizliklerin sonuçlarıdır.

Roy’un sunduğu tez ise tam da bu gerçekleri, “eski üçüncü dünya şarkısı olarak” niteleyerek reddetmekte. Roy'a göre bu "nikelli ayakları" (tembel insanları) Fransız ulusuyla bir kabul etmek, Fransız ulusuna küfretmek anlamına gelir”. Onun için, meslektaşlarıma beslediğim dostane saygım çerçevesinde, bu tezlerine şiddetle karşı gelmem gerektiğini düşünüyorum. Şiddetle, çünkü onların yaklaşımı daha “medyatik”. Ayrıca hatırlatmak isterim ki, bu denli önemli bir meselede karşı karşıya gelen farklı tezler, basit bir ego çatışmasının ötesinde, çok daha önemli sorunlarla ilgilidir.

- Suç selefilerde mi, yoksa onları ortaya çıkaranlarda mı?

"Radikalleşme İslamlaşmadan önce gelmiyor" diyen Kepel için önemli olan, dini veya ideolojik unsurdur (yani suç selefilerde). Kepel büyük bir incelikle muhafazakar İslam ile siyasal şiddeti, entelektüel bir süreçle irtibatlandırabileceğini düşünüyor: Şu ülkeden gelen radikalizm, orada şu insandan (ideolog veya aktivist) şu insana geçti. Şu şehrin şu mahallesinden geçti, Fransa’nın şu hapishanenin şu katından geçti ve teknolojik şu araçlardan geçti (internet, sosyal medya vb). Bana göre bu yaklaşım, sosyal bilim araştırmasından ziyade bir polis tahkikatına benziyor.

Dolayısıyla, taşıyıcıları ön plana çıkaran ve onları öne sürerek meseleyi kişiselleştiren yaklaşımdan çok keskin bir biçimde ayrılıyorum. Bu tür yaklaşımlarda, hiç ayrım yapmadan, taşıyıcılar, aksesuarlar, medyatörler sebepler haline getiriliyor. Kepel usulca bomba yerleştirenlerin araçlarını bize aktarırken, bu bombacıyı “yaratanın” kim olduğunu söylemeyi unutuyor!

- “Nikelli ayaklar” mı, yoksa başkaldıranlar mı?

Roy, “cihatçılar” için kullandığı "nikelli ayaklar" paradigmasında, “cihatçıların” kendi ortamlarından “nihilist” izolasyonunu, yani tüm diğer Müslümanlardan, Fransa’dan veya başka bir yerden tecrit edilmelerini bir ön şart olarak kabul ediyor. Ona göre, madem ki toplumdan dışlanıyorlar, onların eylemlerini ve her türlü karşı gelmelerini açıklamak için tarihi kullanamayız. Yani Roy’a göre, “cihatçılığı” “sömürge sonrası acılara”, “gençlerin Filistin davasına duyduğu ilgiye”, “Batı’nın Doğu’ya yaptığı müdahalelere karşı çıkmalarla” veya “ırkçı ve İslamofobik bir Fransa’dan dışlanmalarla” bağdaştırmak yanlış olur. Roy’un bu argümanı, “üçüncü dünya şarkısını” açıkça ve küçümseyerek reddetmektedir.

- Coulibally'yi kınayan kişi "Charlie" mi olmak zorunda?

Bence bu yaklaşım, izleyebileceğimiz gerçeklerden çok kopuk. Müslümanların çok küçük bir cüzünü teşkil edenlerle, aynı dinden olanların büyük bir çoğunluğu arasındaki mesafe, özellikle aşırı sağın Fransa’da ve birçok ülkede savunduğu “suça iştirak” tezini çürütmektedir. Ancak bu yaklaşımın çok ağır bir analitik maliyeti var. Bazı “cihatçı” gençlerin ailelerinin (Cezayir asıllı Fransız Antropolog) Dounia Bouzar’a şikayete gitmeleri ve (Ocak 2015'teki saldırıyı gerçekleştiren ) Coulibally’yi kınamaları, onları ille de Charlie mi yapmaktadır?

Bu durum, bu insanların başörtüsüne karşı Fransız fobisini benimsedikleri, Tarık Ramazan’a uygulan takıntılı ayrımcılığı onayladıkları, François Hollande’ın Sisi’ye ve Gazze katillerine gösterdiği toleransı kabul ettikleri, Nicolas Sarkozy’nin Afganistan’daki savaşçı politikalarını veya zamanında François Miterrand’ın Cezayir’de askeri cuntaya verdiği desteği benimsedikleri anlamına mı geliyor? Halbuki bu "nikelli ayaklar" paradigması bunları kabul etmemizi istiyor.

- ‘Nasıl'dan daha çok ‘neden'i anlamak

Başkaldırının sebepleri bence başka bir yerde gizli. Öncelikle şunu hatırlayalım: Siyasiler tarafından kullanılan dini dogmalar, her türlü aktör “yaratabilirler”. Hristiyan dogması “mistik pasifistler”, “derin meditasyonlara dalmış papazlar” veya “savaşçı papazlar” yaratabilir. İslam aleminde, dini yazılar “mistikler”, “siyasi davası olmayan selefiler” veya zorla inançlarını empoze etmeye çalışan “cihatçılar” ortaya çıkarabilir. Bu durumda önemli olan, bu farklı yaklaşımları sıralamak değil, meditasyona veya savaşçı yaklaşıma yönlendiren sebepleri anlamaktır. Ancak bu sebepler ideolojik değil ve sadece psiko-sosyal açıdan da değerlendirilemezler.

Bu sebepler kesinlikle politik temellidir. Bundan dolayı kendimi ne Kepel’in ne de Roy’un tezlerine yakın hissediyorum. Çünkü her ikisinin de yaklaşımları sömürge sonrası dinamiklere, Avrupa ve Amerika’nın Ortadoğu’ya yönelik korkunç derecede saldırgan politikalarına temas etmiyor. Kepel ve Roy böylelikle, ulusal çapta veya Ortadoğu ölçeğinde “birlikte yaşama”da karşılaştığımız sorunlarda, kendi sorumluluklarımızı görmezden geliyor.

Bu nedenle, sundukları yaklaşımın tamamen veya hemen hemen tersini savunmak gerekiyor. “Cihatçılık” sorununun temelinde politik sebeplerin olduğunu unutmamak gerekiyor. Böylece tekrar karşımıza çıkan geniş eylem yelpazesi, bize sorunun sadece güvenlikçi politikalara mahkum edilemez olduğunu göstermeli. Teröre karşı mücadelemizde başvurduğumuz söylemleri ve bu söylemlerin halihazırdaki başarısızlığını telafi etmek istiyorsak, bu realiteyi kabul etmeliyiz.

Mütercim: Tuncay Çakmak

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×