Rusya'nın Sesi radyosu, 17 Aralık süreci ve Türk-Rus ilişkilerini irdeledi

Türkiye'deki 17 Aralık sürecini yakından izleyen Rus Türkolog ve siyaset bilimi uzmanı Aleksandr Sotniçenko, son gelişmelere ilişkin görüşlerini ve sürecin Rus-Türk ilişkilerini ne yönde etkileyebileceğini Rusya'nın Sesi Radyosu'na anlattı.

Rusya'nın Sesi radyosu, 17 Aralık süreci ve Türk-Rus ilişkilerini irdeledi

Türkiye'deki 17 Aralık sürecini yakından izleyen Rus Türkolog ve siyaset bilimi uzmanı Aleksandr Sotniçenko, son gelişmelere ilişkin görüşlerini ve sürecin Rus-Türk ilişkilerini ne yönde etkileyebileceğini Rusya'nın Sesi Radyosu'na anlattı.

Rusya'nın Sesi Radyosu'nda yayınlanan programın girişinde şu ifadeler kullanıldı: "Son 10 yıldır, ekonomik başarıyla ilgi odağı olan Türkiye’de “devlet krizi” mi yaşanıyor? Muhafazakar güçler arasında bir “iktidar savaşı” mı var? 17 Aralık, şeffaflaşmanın önünü açacak bir operasyon muydu yoksa “milli irade” ve demokrasiye karşı yapılmış bir saldırı mı? Bu uzun sorulara, Türkiye’yi yakından tanıyan Türkolog ve Rus siyaset bilimci Aleksandr Sotniçenko ile yanıt aradık. Rus akademisyen, hem Türkiye iç politikasının Rusya’dan nasıl göründüğünü anlattı hem de bu gelişmeleri Ankara- Moskova ilişkilerine olası yansımalarını…"

"CEMAAT İTİBAR KAYBETMEDİ"

Aleksandr Sotniçenko’ya Rusya'nın Sesi Radyosu'nun sorduğu sorular ve bazı cevaplar şu şekilde:

-17 Aralık’ta başlayan ve “büyük yolsuzluk” iddialarını içeren operasyonları; hükümetin süreç içinde verdiği tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu süreci parti içi bir kavga olarak değerlendiriyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi içinde yer alan iki ana bileşenden bahsediyorum. Bir yanda Erdoğan’ı destekleyenler var. Bunlar genel olarak inançlı, dinine bağlı, geleneksel değerlere; Diyanet İşleri’nin klasik din anlayışına bağlı insanlar. Diğer yanda ise Fethullah Gülen’in Cemaati duruyor. Cemaat, görece olarak daha yeni bir siyasi ve ruhani oluşum. Cemaatin daha çok post-modern bir yönü var. Burada söz konusu olan yeni, küresel bir tasavvuf tarikatı oluşturmak. Bu oluşumu Türkiye’ye ait bir oluşum olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bunun nedeni, dünyanın farklı ülkelerinde, farklı köşelerinde bu cemaatin merkezlerinin bulunması. Bu ruhani örgütün lideri olan Fethullah Gülen, cemaatin dünya genelindeki 2 bin eğitim kurumunun başındaki isim aynı zamanda.

Cemaat Türkiye’de, özellikle medyada etkin bir güce sahip; “Zaman” gazetesi milyonlarca insana ulaşıyor. Radyo ve televizyon kuruluşları da yine cemaatin güçlü bir yapı olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, olabildiğince fazla sayıda Türk işadamı da cemaate destek veriyor. Erdoğan son 2 yılda bazı kesimlerden eleştiri alan politikalar uygularken, cemaat bu süreçte itibar kaybetmedi. Gülen’in destekçileri Arap Baharı süreci konusunda olabildiğince ılımlı bir çizgi izledi. Erdoğan’ın aksine Gülen cemaati Suriye muhalefetini ya da Mısır’daki Müslüman Kardeşler’i etkin bir biçimde desteklemedi.

“AK PARTİ’DE İÇ MUHALEFET AÇIĞA ÇIKTI”

Türkiye’yi sarsan Gezi Parkı eylemlerinde de Gülen grubunun yaklaşımı hükümetten farklı oldu. Cemaat burada da etkin bir tutum almadı. Gezi Parkı bir yandan laik muhalefetin zayıflığını gösterdi, diğer yandan ise hükümetin sert önlemler alarak eleştirilerin odağına oturtulmasına yol açtı. Olaylar sırasında Erdoğan’ın sarf ettiği iyice düşünülmemiş ifadeler, hem kendisinin hem de partisi ve hükûmetinin Türkiye’de ve yurtdışında itibar yitirmesine neden oldu.

“ULUSLARARASI KOMPLO” SÖYLEMİNİN ARKASINDA NE VAR?

-17 Aralık Operasyonu’nun ardından hükümet yetkilileri (başta Başbakan Erdoğan olmak üzere) yaşananları “uluslararası komplo” olarak tanımladı. Siz bu “tez”i nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim gördüğüm kadarıyla, Erdoğan, kendi seçmenlerine bunun bir komplo olduğu mesajını vermek istedi; olanları, Siyonistlerin Türkiye’ye karşı komplosu olarak değerlendirdi. Erdoğan’ın seçmenleri de, bu gibi açıklamalara inanma eğilimi içinde. Eleştiri oklarını Cemaate yöneltmek kolaydı. Fethullah Gülen ne de olsa ABD'de yaşıyordu ve böylelikle Gülen’e CIA’in destek verdiği, cemaati Amerikalıların ve Siyonistlerin yönettiği gibi suçlamalar için ihtiyaç duyulan zemin hazırdı. Bu suçlamalar, alışıldığı gibi ilk olarak laik kesimden geldi. Dünyanın her yanında cemaate ait okullar ve eğitim kuruluşlarının olması, cemaatin Masonluk benzeri uluslararası bir güç olduğu algısını güçlendirdi. Görülüyor ki Erdoğan da bunu, kendi siyasi rakiplerini suçlamak için kullandı.

“SON ON YIL İÇİNDE BİR İLK”

-Bu süreç size göre “iktidar”ı değiştirebilir mi? Eğer iktidar değişirse bu, Türkiye-Rusya ilişkilerinin bir değişim geçirmesine neden olur mu? İki ülkenin ilişkileri bakımından, gelecekte Akkuyu Nükleer Enerji Santrali gibi büyük ölçekli projeler, bu değişiklikten nasıl etkilenir?

Son on yıl içinde ilk defa şu anda, iktidarın değişmesine yönelik gerçek bir olasılıktan bahsetmek mümkün oldu. Malum olayların öncesine bakınca, iki büyük siyasi eğilimden söz edebiliriz. Bir tarafta geleneksel, dindar insanları kapsayan AK Parti seçmeni, diğeri ise laik kesim. Benim kişisel görüşüme göre laik kesim her daim “kaybeden” konumundaydı. Bu kesimle ilgili ideolojik anlamda hiçbir gelişme göremiyorum.

Güç dağılımına baktığımızda Türkiye’de üç büyük siyasi güç görüyoruz; Erdoğan yanlıları, cemaati destekleyenler ve laik güçler. Bu güçler arasında yeni ittifakların gündeme gelebileceği bir döneme girdik. Mısır’da da buna benzer durumlar görüldü. Mısır’da Müslüman Kardeşler hükûmeti döneminde, İslamcı örgüte destek veren El Nur Partisi, yüzünü silahlı kuvvetlere çevirdi ve Müslüman Kardeşler yönetimine darbe yapılmasını destekledi. Benim düşünceme göre şu anda Türkiye’de de, laik güçler ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iki kanadı arasında böyle enteresan politik müzakereler yapılıyor. Bunun yansımalarını nerelerde mi görüyoruz? Erdoğan’ın destekçileri Ergenekon davasının yeniden görülmesi yönünde önerilerde bulunuyor. Bunlar hep laik güçlerle flört etmeye yönelik girişimler.

“TÜRKİYE - RUSYA İLİŞKİLERİ O KADAR SAĞLAM Kİ…”

Bu sürecin Türkiye-Rusya ilişkilerine nasıl yansıyabileceğine gelirsek; ilşikilerin bir anda bozulmasına ihtimal vermiyorum. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler şu anda o kadar sağlam ki, son 10 yıl içinde güçlenen bu temelin bir anda yıkılması çok zor. Son 15 yıl içinde iki ülke arasındaki ticaret hacmi neredeyse 30 kat arttı. Politika ve ekonominin birbirini ne denli etkilediğini biliyoruz. Son iki yıla bakacak olursak; Rusya ile Türkiye’nin Suriye krizinde bütünüyle farklı taraflara destek verdiği bu dönemde, hem Rusya hem de Türkiye’nin izlenen bu farklı politikayı ikili ilişkilere yansıtmamaya gayret ettiğini görüyoruz. Türkiye’de genel olarak Esed’in eleştirildiği, Rusya hakkında yüksek tonlu siyasi açıklamalar yapmamaya özen gösterildiği görülüyor. Ancak, şunu da eklemek gerekiyor; Rusya ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler bu süreçten büyük bir zarar görmese de son iki yılda ikili ticarette azalma oldu. İki yıl öncesinde ticaret alanında öylesine güçlü bir büyüme olmuştu ki liderlerimiz, yakın gelecekte 100 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşabileceğimizden söz etmişlerdi. Ne var ki şu anki durum, bunun pek mümkün olmadığını gösteriyor. Siyasi konulardaki fikir ayrılığının, karşılıklı ticaret üzerinde ciddi bir etkisi söz konusu. Karşılıklı ticaretin önceki yıllarda olduğu seviyede kaldığı, hatta son iki yılda bu seviyenin biraz altında seyrettiği görülüyor. Türkiye elbette, önemli ekonomik partnerlerinden biri olan Rusya’yı yitirmek istemez. Bu nedenle, Rusya’nın Türkiye’de alınan siyasi kararlar üzerinde belirli bir etkisinin olduğunu düşünüyorum.

AK PARTİ-CEMAAT AYRILIĞINDA TEMEL FARK...

-AK Parti ile Gülen’in hareketi arasında ideolojik bakımdan nasıl bir farklılık var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Siyaset ve din konusunda birbirlerinden ayrıldıkları temel noktalar neler?

Bu çok derinlikli, felsefi bir konu. Din bakımından AK Parti, geleneksel tasavvuf anlayışına ve “tarikat” yapısına dayanıyor. Bu, Türkiye’de Osmanlı’dan beri var olan bir akım. Bu iç dayanışma sayesinde, bugün ekonomide çok ciddi başarılar elde edilmiş durumda. Fethullah Gülen’in durduğu nokta ise biraz farklı. Gülen’in düşünüş biçimi için, Saidi Nursî’nin düşüncelerinin ileri götürülmüş bir hâli diyebiliriz. Bu düşünce biçimi de modern, uluslarüstü bir cemaatin oluşmasıyla sonuçlandı. Gülen’in hareketi, modern siyasi anlayışa daha iyi cevap veriyor. Siyaset bakımından ise Gülen’in hareketi, Batı’ya özgü siyasi anlayışla daha tanışık!

Fethullah Gülen’in hareketi Batı ile nasıl iletişim kurulacağını, global medya kaynaklarını nasıl kullanacağını biliyor; “demokrasi”, “liberalizm”, “serbest ekonomi” gibi Batı’ya özgü geleneksel “kültürel genler”i kullanarak Batılı politikacıları nasıl etkileyebiliceğini biliyor. Bu bakımdan, Erdoğan ile karşılaştırıldığında, Gülen’in hareketinin galip durumda olduğunu söyleyebiliriz hiç şüphesiz. Ne var ki Türkiye’de geleneksel İslam yanlıları çok daha geniş bir kitleye hitap ediyor. Bu nedenle, doğrusunu söylemem gerekirse, 17 Aralık operasyonunun nasıl sonuçlanacağını bilemiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim; bu iki siyasi güç arasında ciddi bir kavga söz konusu olursa, Türkiye’de çok ciddi değişimler yaşanabilir.

“ERDOĞAN DA GÜLEN DE RUSYA’YA KARŞI POZİTİF”

Bu iki siyasi oluşumun Rusya’ya karşı tutumlarından bahsetmem gerekirse; hem Gülen’in hem de Erdoğan’ın Rusya’ya yaklaşımı, temelde iyi. Gülen’in çevresinin de Erdoğan’a bağlılık duyanların da Rusya ile büyük ölçekli ekonomik projeleri var. Gülen Cemaati, Rusya ile kültürel bağların gelişimine ciddi anlamda önem veriyor. Cemaatin Rusya’da birkaç tane kültür merkezi var. Anladığıma göre, Türkiye ile Rusya arasındaki kültür ve eğitim bağlarının gelişmesine yönelik büyük çaba harcıyorlar. Ekonomik ve politik partner olarak Rusya’yı yitirmek, ne Gülen’in ne de Erdoğan’ın yararına olur. Her iki tarafta eleştirel yaklaşımlar olsa da Rusya düşman olarak görülmüyor. Ancak Söyleyebilirim ki Erdoğan destekçileri arasında Rusya’nın politikalarını eleştirenlerin sayısı (bu eleştiriler özellikle Rusya’nın Kafkasya ve Suriye politikasına yönelik…), Gülen tarafına göre çok çok fazla.

“TSK AVRASYACI DEĞİL; ORDU-HÜKÜMET ÇEKİŞMESİ, İÇ POLİTİKADAN KAYNAKLIYDI"

-Uzun yıllar boyunca, “Ergenekon” ve “Balyoz” gibi davalarda TSK içindeki “Avrasyacı” kanadın tasfiye edildiği iddia edildi. Ancak şu anda AK Parti hükümeti Çin ve Rusya ile yakın ilişkiler kuruyor; ayrıca kimi siyasi analistlere göre eski dönemi pek de aratmayan “ulusalcı” bir söylem kullanıyor. AK Parti’nin bu tutumu sizce nasıl okunmalı?

Öncelikle, Türk ordusunun Avrasyacı olduğunu ve Rusya’ya yakın bir politika izlemek istediği yönündeki görüşlere katılmıyorum. Türkiye’nin Rusya ve Çin’le işbirliği yapmasını destekleyen; dış politikada Avrasyacılık görüşünü savunan ve şu anda Ergenekon davası kapsamında hapse giren bazı tanıdıklarım var. Ancak bu kişiler, Türk ordusunda azınlık durumundaydı. Türk generaller ve üst düzey askeri yetkililer, ABD ve AB’yle ittifak politikasına sadıklar, Türkiye’yi NATO üyesi olarak görüyorlar.

TSK’nın seçilmiş hükümetle yaşadığı anlaşmazlık daha çok iç politikadan kaynaklanıyordu; temel mesele laiklikti. Ergenekon ve Balyoz davalarının, Türkiye’nin ABD ve NATO’yla olan ilişkilerini ciddi biçimde değiştirdiğini düşünmüyorum. Erdoğan’ın giderek daha bağımsız bir politika izlediğini de söyleyemeyiz. Türkiye’nin dış politikada bağımsız davrandığı bazı dönemler oldu. Örneğin Ankara, ABD'nin Irak işgaline katılmayı reddetti. Kaddafi döneminde Libya’yla sıkı ekonomik ilşikiler kurdu. Batı’nın hoşuna gitmediği halde İsrail’le tartıştı. Bu dönemde Türkiye’nin giderek bağımsız bir dış politika izlediği söyleniyor ve bu durum övgüyle karşılanıyordu. Ancak Arap Baharı’nın başlamasıyla Türkiye ile Batı’nın çok daha fazla ortak yanı olduğu ortaya çıktı. Son iki yıldır, Türkiye’nin dış politikasındaki bağımsızlık seviyesinin ne kadar azaldığını ve Suriye krizinde ABD’ye ne kadar bağımlı olduğunu gözlemliyoruz. Türkiye, esasında “komşularla sıfır sorun” adlı bağımsız politikasını kendi kendine reddetti. Şu anda, Irak, Suriye, İran ve tabii ki Suriye’yle ciddi sorunlar yaşıyor.

“TÜRKİYE’NİN EN TEMEL HATASI, ARAP BAHARI”

-Türkiye’nin Suriye politikasındaki değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Başlangıçta nasıldı? Günümüzde neye dönüştü?

Türkiye, Arap Baharı başlayana kadar Suriye’yle harika ilişkiler kurmuştu. Hatta Amerikan basını, Erdoğan ve Esad arasındaki yeni bölgesel ittifakı dehşet içinde kaleme almıştı. Türkiye ve Suriye arasındaki ekonomik ilişkiler, 2009-2010 yıllarında çok ciddi biçimde arttı. Bu potansiyel ittifak İsrail’i çok rahatsız ediyordu. 2011 yılında Arap Baharı’nın başlamasıyla Türkiye’de bir kararsızlık söz konusuydu. Bence Türkiye tarafsızlığını koruyup “komşularla sıfır sorun” politikasını sürdürmeyerek hata yaptı. Ankara, 2011 yılının sonunda “komşularla sıfır sorun” politikasından vazgeçti ve Suriye dahil, Arap Baharı süresince tüm ülkelerde muhalefet cephelerini destekleme kararı aldı. Şimdi bu politikanın büyük bir hata olduğunu görüyoruz. Türkiye, Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da, Yemen’de ve tabi en çok da Suriye’de kaybetti. Esad’ın ordusu şu anda zafer kazanmış durumda. Suudi Arabistan’ın destek verdiği Selefiler ana muhalefet grubu haline geliyor. Bir de hiçbir tarafa dahil olmayan PKK bağlantılı güçlü Kürt grupları var. Türkiye’nin desteklediği muhaliflerinse, kaybettikleri gerçeğiyle barışmaları gerekecek. Türkiye bu politikası yüzünden büyük zarara uğradı. Çünkü 2011 yılından bu yana Türkiye sınırlarında yaşayan milyonlarca Suriyeli sığınmacıyı doyuruyor. Sığınmacılar sadece beslenme, barınma ve eğitim masrafı demek değil. Aynı zamanda yasadışı göç, uyuşturucu trafiğinin yaygınlaşması ve terör problemini de beraberinde getiriyorlar. Ülkenin güneyinde sürekli silah taşıyan tırların tespit edildiğini biliyoruz. Hatay’da terör saldırıları yaşandı. Tüm bunlar tabii ki Ak Parti’nin ülke içindeki popülaritesine zarar veriyor. Suriye politikasındaki bu başarısızlık, Erdoğan iktidarının sonunu hazırlayabilir. Şu anda Türklerin haklı olmadıklarını, hatalarını kabul ettiklerini görüyoruz. Erdoğan Esad’ı bir buçuk yıl önceki kadar sert olmasa da hala eleştiriyor. Ancak Ahmet Davutoğlu ve Abdullah Gül’den daha yumuşak mesajlar gelmeye başladı.

"SURİYE KRİZİNE RAĞMEN EKONOMİK ÇIKARLAR GÖZETİLDİ"

-Suriye krizinde radikal gruplara destek verilmesine neden olduğu iddiasıyla AK Parti eleştirilerin hedefi oluyor. Sizce bu iddiaların gerçeklik payı var mı? Rusya bu gelişmeleri nasıl görüyor?

Türkiye, kartını Esad karşıtı silahlı muhaliflerden yana oynayıp Suriye krizine belirgin bir biçimde müdahil olduğunda, bana göre yalnız militanların sınırı geçmelerine göz yummakla kalmadı, onlara silah da sağladı. Bu konuda epey kanıt var. Suriye’de gerçek anlamda bir “iç savaş” var. Durumun böyle devam etmesi, Türkiye’nin çıkarına değil. Bence Türkiye bunun farkına vardı; Suudi rejimiyle bağlantılı El Kaide gibi unsurların sınırdan geçişi izlemeye alındı. Hatay eskiden, dünyanın her yanından Esad rejimine karşı savaşmaya gelen muhaliflerin ana geçiş noktalarından biriydi. Şu anda ise Türkiye, buradaki akışı izlemeye çalışıyor. Çünkü buraya gelen militanların çoğu Özgür Suriye Ordusu’na değil El Nusra Cephesi’ne bağlı. Bunlar olurken, Türkiye, Rusya ile Esad rejimi arasındaki yakın ilişkileri olabildiğince görmezden gelmeye uğraştı. Aynı şekilde, Moskova da, Türkiye’nin Suriye politikasını eleştirmemeye çalıştı.

İki ülke de ekonomik çıkarların zarar görmesini istemedi. Ne Türkiye ne de Rusya, aralarındaki ekonomik ilişkilerin zarar görmesini istemezdi. Aynı nedenden dolayı Rusya, şu anda da Türkiye’yi yüksek sesle eleştirmekten kaçınıyor; Bence Rusya, durumun gidişatını izliyor ve Türkiye’nin son dönemde Suriye politikasını gözden geçirmesi, Moskova’da memnuniyetle karşılanıyor. CİHAN

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×